EDİLLE-İ ŞER`İYYE (ŞER`İ DELİLLER):

Şer`î deliller, şer`î hükümleri çıkarma yolları. Edille, delil kelimesinin çoğuludur. Delil de, kendisiyle, arzulanan bir amaca ulaşılan rehber, kaynak, dayanak demektir. Usûl-i Erbaa, Edille-i Erbaa da denir.

Edille-i Şer`iyye, yahut şer`î deliller, en genel anlamda İslâm hukukunun kaynaklarını teşkil eder. Diğer bir ifadeyle, edille-i şer`iyye, hüküm çıkarmada başvurulan esaslar olarak ifade edilebilir. Kavramın ortaya çıkışı Etbau`t-Tâbiin devrinden sonradır. Üzerinde düşünülmesi veya kavranılmasıyla, istenilen hükme ve sonuca ulâştırân şeydir (Hayreddin Karaman, Fıkıh Usûlü, 42). Kesin veya zannı olarak genel hüküm ifâde eder.

Genel bir sınıflama ile şerî deliller, “Sem`î” ve “aklî” olmak üzere iki grupta ele alınabilir. Sem`î olanlar; Kitap, Sünnet, İcma olup bunları değişik olaylara uygulama aracı olan Kıyas da bunlara ilâve edilen ve “aklı deliller” olarak değerlendirilen diğer deliller ve bunların sıralaması hakkında farklı görüştedirler. Bu deliller, “istishâbu`l-hâl”, “istihsan”, “mesâlihu`l-mürsele”, “örf”, “sahâbe sözü” ve “İslâm`dan önceki şeriâtler” gibi delillerdir.

Edille-i Şer`iyye`nin dört ile sınırlândırılmasının gerekçeleri için şunlar söylenir: Delil, menşe itibariyle ya vahiy kaynaklıdır ya da değildir. Eğer vahiy kaynaklı ise, bu vahiy ya “metlüvv” ki bu Kur`an`dır veya “gâyr-i metlüvv” olur ki bu dâ Sünnettir.

Delilin vâhiy kaynaklı olmaması durumunda ise şu iki ihtimal söz konusudur: Bu delil, bir asırdaki bütün müctehidlerin ortak görüşü ise “icmâ”, her müctehidin ferdî görüşü ise “kıyas” adını alır (Büyük Haydar Efendi, Usûl-i Fıkıh Dersleri, 20).

Aslındâ, Kur`ân ve sünneti aslı ve sâbit kaynaklar olarak; bu ikisi dışında kalan diğer bütün delilleri ise Kur`an ve sünneti yorumlama ve uygulama metodu ve vasıtası olarak değerlendirmek mümkündür. Kitap, sünnet, icma, kıyas “aslı deliller”, istihsan, istislah, istishab, örf, sahâbî sözü, geçmiş şerîatler “fer`î” delillerdir (Sava Paşa, İslâm Hukuk Nazariyesi, 11, 47-51).

Kitap

Kitap, İslâm hukuk literatüründe “Kur`an” yerine kullanılan bir terimdir. Kur`ân ise, lügatte, okumak anlamında olup, ıstılahta Hz. peygamber (s.a.s.)`e inen, mushaflarda yazılı olan ve en ufak bir şüphe olmaksızın mütevâtir olarak nakledilen, Cenâb-ı Allah`ın sözü (kelâmullah) anlamında kullanılır (Molla Hüsrev, Mir`at, 16-17). Kur`ân Allah`ın kitabı ve apaçık vahyidir. Tedricî olarak indirilmiştir. Bir harfini bile inkâr küfürdür. Kur`ân`ı en iyi bilen Rasûlullah; sonra ashâbıdır. Kur`an, İslâm teşrîinin (yasama) temelini teşkil eder. Kur`ân`da dinî hukuk sisteminin (şerîat) esasları açıklanmış; inanç, ibadet ve hukuk konuları genel hatları itibariyle belirtilmiştir (Şâtibî, el-Muvâfakat, IV, 92). Bu itibarla, Kur`an, İslâm teşrîinin “aslı kaynağı”, diğer bir deyişle yegâne değişmez kaynağı olarak kabul edilir. Rasûlullah Vedâ Haccında şöyle buyurmuştur: “Sizlere iki şey bırakıyorum: Allah`ın kitabı ve Rasûlünün sünneti. Bunlara sarıldığınız müddetçe dalâlete düşmezsiniz.” Kur`ân, hükümleri genel çizgileriyle belirtir; pek az konu dışında bunların detayına inmez. Nitekim, Kur`ân`da, keyfiyet ve detayı belirtilmeksizin namaz kılmak ve oruç tutmak emredilmiş; bunların nasıl yapılacağım ise, Hz. Peygamber, sözlü ve fiilî olarak açıklamıştır. Aynı şekilde, Kur`ân akitlerin yerine getirilmesini emretmiş, alım-satımın helâl, ribânın haram olduğunu belirtmiş, fakat hangi akitlerin sahih, hangilerinin bâtıl ya da fâsit olduğunu açıklamamıştır. Bu ayırımın temel ölçülerinin belirlenmesini de ilk planda sünnet yüklenmiştir .

Diğer taraftan, Kur`ân`da detayları ile birlikte zikredilen bazı konular da vardır; miras, karı-koca arasındaki liân`ın nasıl yapılacağı ve bazı cezaî müeyyideler bunlar arasındadır. Kur`ân`ın bu genel ifâde (icmâl) tarzının önemi, özellikle muâmelât hukuku alanında ortaya çıkmaktadır. Bu tarz, mücmel nassların değişik şekillerde anlaşılıp uygulanmasına imkân vermekte ve böylece değişik zamanlardaki maslahatlara ayak uydurmasına ve genel amaç ve prensiplerden ayrılmaksızın onların gereklerine göre hüküm verilebilmesine yardım etmektedir. Meselâ, Kur`ân`da, özel bir şekil belirtilmeksizin “şûrâ”dan bahsedilmektedir. Genel bir şekilde ifade edilen bu şûra, istibdâd ve baskının bulunmadığı, halk içerisinde belli ölçüde bilgi ve kanaat sahibi olanların görüşlerine saygı duyulup başvurulduğu bir yönetim biçimini kapsamaktadır.

Bütün bunlara rağmen, Kur`ân nasslarının bu genel ifade tarzının, bazı noktalarda sünnetle açıklanmasına ihtiyaç vardır. Bu sebeple, Kur`ân`da pekçok yerde, sünnet`e atıfta bulunulmuştur, “Allah`a ve Rasûl`e itâat edin” (Al-u Imrân, 3/32); “Peygamber size neyi vermişse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan kaçının” (el-Haşr, 59/7) ve “Ey inananlar, Allah`a itâat edin, Peygamber`e ve Ulû`l-Emr`e itâat edin. Bir şeyde anlasamazsanız onu Allah`a ve Peygamber`ine arzedin. Bu en iyi ve netice itibariyle en güzeldir” (en-Nisâ, 4/59).

Kur`ân`ın delîl olması demek, Kur`ân`ın hakkıyla bilinmesi demektir. Kur`ân ilmine sahip olmadan, Arapça`ya vâkıf olmadan, sünnete başvurmadan, ilim ehli olmayanlar için fıkhı manada değil, ahlâkı manada okunan bir kitap olabilir. İmam Câfer-i Sâdık bu konuda şöyle demiştir: “Kur`ân`ın bir kısmını diğeriyle çarpıştırdılar. Nasih zannederek mensuhu delil gösterdiler. Amm zannederek hâs ile delil getirdiler. Âyetin te`vîlini delil göstererek sünnetin onu te`vil şeklini terkettiler. Sözün başını ve sonunu düşünmediler. Onu kaynak edinip yollarını bilemediler. Ehlinden almadılar, böylece saptılar ve saptırdılar” (Suphi es-Salih, İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri, Çev.: İ. Sarmış, İstanbul 1981, 176).

Kur`ân`ın bütün âyetlerinin sübutu kat`idir. Ancak, ifade ettikleri mana ve kavrama delâletleri her zaman kat`i olmaz. Bu bir kısım âyetlerin delâlet bakımından zannı olması farklı mezheplerin farklı görüşler ortaya koymasına yol açmıştır. Şer`i hükümlerin kaynakları kitap, sünnet, icmâ, kıyas olunca mukallidin ilmi, târifin dışında kalmaktadır. Çünkü müctehidin kavli her ne kadar mukâllid için delil olsa da, delillerin kendisi değildir (İbn Abidin, Reddü`l-muhtâr Haşiyesi Terc: Ahmed Davudoğlu, İstânbul, 1982, I, 35).

Kur`ân-ı Kerîm`e “vahy-i metlüvv” da denilir. Kur`ân`ın fıkıhta delil olarak kullanılmasında, onun lâfzı kanunlarının bilinmesi gerekir. Lâfızlar, manaya delâletleri itibariyle hâss, âmm, müşterek ve müevvel kısımlarına ayrılır ve bunlardan her biri özel bir hüküm için kullanılır. Lâfızlar, delâlet ettikleri mânâya zâhir, hâss, müfesser, muhkem olarak açık bir tarzda delâlet ederler. Kapalı tarzda delâletlerinde ise hafî, müşkil, mücmel, müteşâbih diye kısımlara ayrılırlar. Ayrıca delâlet ettikleri manada veya başka bir münâsebetle olan mânâda açık veya kapalı kullanılmaları itibariyle hakîkat, mecâz, sarih, kinâye kısımlarına ayrılırlar. Yine ne gibi manalara delâlet ettikleri ve hangi maksatlarla söylenilmiş olduklarına işitenlerin vukufları itibariyle “Dal bi`l ibâre”, “Dal bi`l-işâre”, “Dal bi`d-delâle”, “dal bi`l-iktizâ” diye ayrılırlar.

Kur`ân hükümleri de birkaç kısma ayrılmaktadır: Akîde, (itikâdı hükümler), ahlâk (ahlâkı hükümler) ve mükelleflerin söz ve işleriyle ilgili hükümleri “ibadetler” ve “muâmeleler” diye iki grupta ele alır. Kur`ân`da hükümler ya küllî, ya da icmâlî olarak açıklanmıştır. Bütün hükümlerin özelliği, îman ile içiçe geçmiş olmasıdır. Kur`ân hem yasa koyar, hem hidâyete erdirir, hem irşâd eder, hem öğüt verir. Yalnızca bir kanun kitabı değildir. Üslûbu mu`cizdir. Konular defalarca tekrarlanmıştır ve âyetler hüküm koyarken iman ve ahlâktan ayrı değildir.

Kur`ân`ın âhkâm âyetleri daha ziyade Medenî sûrelerde yer almaktadır. Âyetlerden hüküm çıkarılırken müctehidler arasında meydana gelen ihtilâf, mücmel ifadeleri tefsirden ve bir kısım lâfızların delâletlerini ele alma metodundan doğmaktadır.

Rasûlullah vefât ettiğinde Kur`ân âyetleri vahiy kâtiplerinin ellerinde bulunan sahifelerde ve ashâbın hafızalarındaydı. Hz. Ebû Bekir Kur`ân âyetlerini toplattırdı ve bir Mushaf haline getirdi. Hz. Osman bu Mushaf`tan Kur`ân nüshaları çoğalttı ve bütün merkezlere gönderdi. Sahâbe, Kur`ân âyetlerini hem ezberler, hem anlar, hem de amel ederdi. Bir âyetle amel etmeden başka âyete geçmeyenler vardı. Sahâbe nesli Kur`an`ı en iyi bilen nesil olup, bildikleriyle amel eden, bilmedikleri ile ilgili olarak da susan insanlardı. Tâbiin devrinden sonra ise her asırda Kur`ân tefsiri o asırdaki ilmî-dinî hareketten etkilendi. Âyetlerin tefsirinde ictihad farklılıkları açıkça ortaya çıktı.

Sünnet

Sünnet, Arap dilinde iyi olsun kötü olsun gidilen veya benimsenen yol anlamına gelir. Istılahta ise, Hz. Peygamber`in Kur`ân dışındaki söz, fiil ve takriri anlamında kullanılır. Hz. Peygamber mü`minler için her alanda bağlayıcıdır: “Peygambere itâat eden, Allah`a itâat etmiş olur” (en-Nisâ, 4/80). Hz. Peygamber mü`minler için ahlâken veya hukuken en güzel ve vazgeçilmez tek örnektir.

Hadis olarak da adlandırılan sünnet, Hz. Peygamber`in çeşitli vesilelerle söylediği sözlerdir. Meselâ: “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur ” (İbn Mâce, Ahkâm, 13) ve “Ameller niyetlere göredir” (Buhâri, Bedu`l- Vahy, I) hadisleri böyledir.

Fiilî sünnet ise, Hz. Peygamber`in şekil ve şartlar ile namaz ve hacc ibadetlerinin yerine getirilmesi, muhâkeme usûlü alanında bir ahit ve yemin ile hüküm vermesi gibi işlerdir. Hz. Peygamber, “Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın“ buyurarak (Buhâri, Ezan 18, Edeb, 27) yol göstermiştir.

Takriri sünnet, Hz. Peygamber`in sahâbenin yaptığı bazı işlere olumlu ya da olumsuz bir müdahalede bulunmaması veya o işi tasvip ettiğini belirtmesidir (Abdulvahhab Hallaf, İslâm Hukuk Felsefesi, Çev: Hüseyin Atay, 181-182). Su bulamadığından teyemmümle namaz kılan bir sahâbînin namazdan sonra su bulduğu halde namazı iâde etmemesin Rasûlullah`ın tasvibi gibi.

Sünnet, Kur`ân`ın mücmelini beyân etmesi, müşkilini açıklaması, mutlakını kayıtlaması ve onda olmayan bazı hükümleri belirtmesi açısından Kur`ân`dan sonra ikinci teşrî` kaynağı olarak yer alır. Sünnet, Kur`ân`da olmayan bazı hükümleri getirmesiyle de, bir yönden müstakil bir teşrî` kaynağıdır. Kur`ân`ın çizdiği genel çerçeve ve ilkelerin dışına çıkmadan onun açıklayıcısı olması bakımından da Kur`ân`a tâbi sayılır. Her iki yönüyle de sünnetin hüccet olması, bazı âlimler tarafından dinî bir zaruret olarak ifade edilmiştir. Ancak hemen belirtelim ki, yasamaya kaynak teşkil edebilecek sünnet, belirli şartları taşıyan sahih sünnettir. Sünnet Kur`ân`a nisbetle ikinci derecede bir teşrî` kaynağı olmakla beraber, sünnete başvurmadan Kur`ân`ı anlamak pek mümkün gözükmemektedir.

İmam Şâfii sünneti üç grupta ele alır. Birincisi, Allah`ın Kur`ân`da zikrettiği bir hususu benzer bir ifadeyle Hz. Peygamber`in de belirtmesi; ikincisi, Allah`ın çok kısa ve özlü bir şekilde bildirdiği bir âyetle neyin kastedildiğini Hz. Peygamber`in açıklamasıdır. Bu iki çeşit sünnet hakkında İslâm hukukçuları arasında ihtilâf yoktur. Üçüncüsü ise, hakkında Kur`ân`da hiçbir hüküm bulunmayan bir konuyu Hz. Peygamber`in uygulamaya koymasıdır. Bu sünnet çeşidi hakkında genelde iki görüş mevcuttur. Bir kısım müctehid Hz. Peygamber`in bağımsız bir yasama yetkisine sahip olduğunu, dolayısıyla Kur`ân`da sözkonusu edilmeyen konularda hüküm koyabileceğini ileri sürmüşler; bir kısmı da Hz. Peygamber`e böyle bir yetki vermeyip onun tatbiki olan herşeyin Kur`ân`da bir aslı bulunduğunu ileri sürmüşlerdir (Şafii, Risale, s.91-92). Sünnet, Kur`ân`ın tefsiridir. “Namazı kılın” buyruğunu sünnet olmadan anlamak ve tatbik etmek mümkün değildir. Rasûlullah namazı nasıl kılmışsa, müslümanlar da ona uyarak kılmışlardır (Ahmed b. Hanbel, V, 53).

Sünnetin hadisle aynı manada kullanılabilir. Hadisler, birtakım kısımlara ayrılır (Bk. Hadis). Sahih hadisler, bütün ümmet için bağlayıcıdır, hüküm kaynağıdır. Bunlar reddedilemezler. Nur Sûresinin altmışüçüncü âyeti bunu bize bildirmektedir: “Öyle değil. Rabbine andolsun ki, onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çekiştirip durdukları şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiç sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar” (en-Nur, 24/63). Kur`ân`ın bütün delilleri, Rasûlullah`ın bütün hükümleri, emir ve nehiyleri eştir (Şâtibî, el-Muvâfakat, I, 14). Sünnet kaynak olmasaydı, meselâ “Kur`âniyyun” fırkası gibi sadece Kur`ân kaynak alınsaydı, onların yaptığı gibi İsra Sûresinin 78. âyetine istinaden günde iki rekât namaz kılınması gerekecekti. Oysa bu, küfürdür (İbn Hazm, el-İhkâm fi Usûli`l-Ahkâm, II, 80). Zahiri mezhebinin en büyük müctehidi İbn Hazm, sünnet hakkında “O, kendi hevasından söylemez. O, ancak kendisine gönderilen bir vahiydir“ (en-Necm, 53/3, 4) âyetini zikrettikten sonra şöyle der: “Buna göre Allah`ın peygamberine göndermiş olduğu vahyi ikiye ayırabiliriz: Vahy-i Metlüvv (tilâvet edilen vahiy) ki, bu, icazkâr bir üslûba sahip olan kitab (Kur`ân)dır. Vahy-i Mervi (rivâyet olunan vahiy) ki, bu, icazkâr üslûba sahip olmadığı gibi metlüvv de değildir. Menkul olduğu halde kitap halinde rivâyet edilmemiştir. Fakat makru` (okunmuş)dur. Yani bu Peygamber`den vârid olan haber olup Allahu Teâlâ`nın muradını açıklayıcı mâhiyettedir. Kur`ân-ı Kerîm`de bu hususta şöyle buyurulmuştur: “… Tâ ki insanlara kendilerine indirileni açıkça anlatasın.“ Buna göre Allahu Teâlâ nasıl vahyin birinci kısmını teşkil eden Kur`ân`a itâât etmemizi emretmişse, vahyin bu ikinci kısmına da itâat etmemizi emretmiştir. Bunlar arasında hiçbir fark yoktur” (Muhammed Ebû Zehra, İslâm `da Fıkhı Mezhepler Tarihi, Çev: AbdulKadir Şener, Ankara 1969, s.83).

Cumhur ulemâ sika râvinin rivâyet ettiği ahad haberin hüccet olduğunu ve onunla amel etmek gerektiğini söylemiştir. Hadislerin çoğu hasen lizâtihidir ve onu kabul etmek kaçınılmazdır. Zayıf hadis ise kesinlikle kaynak olamamaktadır.

Sünnet derken, bunun, fıkıhta hadislerin kısımlara ayrılarak hükümlerin çıkarıldığı bir kaynak olması anlaşılır. Yani râvîlere göre mütevâtir, meşhur, ahad diye ayrılan ve ahad hadislerin de sahih, hasen, zayıf diye kısımlara ayrılması hâdisesinde de ihtilâf olup, bu konu mezheplerin ayrılmasında bir başka ihtilâf noktasıdır.

Mütevâtir sünnetler, “Bana yalan yere bir şeyi isnad eden ateşte oturacağı yere hazırlansın“ hadisi gibi, büyük bir cemaatçe işitilen ve her asırda binlerce zevât tarafından rivâyet edilegelen yalan üzerine ittifak mümkün olmayan rivâyetlerdir. Namaz rek`atlarına dâir haberler bu nevidendir. Bunlar asl`dır.

Meşhur sünnetler, Rasûlullah`tan birkaç zatın rivâyet ettiği, ikinci ve üçüncü hicrî asırlardan beri tevâtüren nakledilen haberlerdir. “Ameller niyetlere göredir” gibi. Bunları reddetmek fâsıklıktır.

Haber-i ahad, bir zatın diğerinden veya bir cemaatten, bir cemaatin bir râviden rivâyet ettiği sünnettir. Tevâtür derecesinde olmayan râvilerin, iki üç zatın naklettiği sünnet de böyledir. Bunun inkârı bid`at`tır.

Mezheplerin sünnet târifinde farklılıklar vardır:

Hanefi mezhebi müctehidlerinden es-Serahsı şöyle der: “Bize göre sünnetten murad hukukî açıdan Hz. Peygamber ve ondan sonra sahâbenin yaptıklarıdır” (Usûlu`s-Serahsı, I, 113). İmam Şâfii ise, (ö.204/819) sünneti yalnızca Hz. Peygamber`in sünneti olarak alır. Sahâbenin sünneti, Hz. Peygamber`in itikad, ibadet, ahkâm esaslarıyla ilgili olarak Kur`ân dışındaki söz, hareket, davranışları, takrirleri, tasdikleri, örfleri, va`zettiği esaslar, koyduğu ilkelerdir. Sahâbe ve Tâbim, herhangi bir konuda tatbik edecekleri şeyde “Hz. Peygamber nasıl yaptı?” diye sormuşlardır. Sünnet anlayışı, üçüncü halife Hz. Osman zamanında fitnelerin çıkmasıyla değişime uğradı, bid`atler dine karıştı; sünnetten uzaklaşıldı. Tâbimin büyük âlimleri Kur`ân`da geçen (el-Bakara, 2/151, 231; Âlu İmrân, 3/164; en-Nisâ, 4/113; Cumâ, 62/2; Ahzâb, 33/34) `hikmet` kavramını `sünnet` şeklinde anlamışlardır. İmam Şâfii de bu görüştedir. Kendisine kitapla birlikte onun bir benzerinin verildiğini söyleyen Hz. Peygamber`in (Müsned, IV, 134) sünneti böylece zikr, hikmet, misl olmaktadır. Rivâyetlere göre Cebrail (a.s.) vahyi getirirken, onun açıklamasını (sünneti) de getirdi (Câmiu`l-Beyâni`l-İlim, II, 34). Hem Kur`an`ı hem de sünneti indiriyor, Hz. Peygamber`e öğretiyordu. Sünnet, İslâm toplumunun ve islâm devletinin oluşmasında âmil olan en mühim faktördü. Sahâbe, bu sünneti, gelecek nesillere kalması için aktardı ve “hadis” bir bakıma böyle doğdu. Ancak ashâb hadis rivâyetinde çok titiz davranmasına karşılık, tedvin asrında sapık akımlar ve İslâm düşmanlârı hâdis uydurdular. İhtilâflı meselelerde kendi görüşlerini destekler mâhiyette hadis uyduruldu. İbn Haldun, Ebû Hanife`nin sıhhati kesin kabul ettiği hadis sayısının 17 olduğunu yazmıştır. Hadis ehli bu durum karşısında hadis tenkidine yöneldi ve hadis usûlu geliştirildi. Ehli sünnet, Şia`nın Hz. Ali hakkındaki rivâyetlerini cerh edip sahih kabul etmezken Abdullah b. Mes`ud`un rivâyetlerini esas almış, Şia da ehl-i beyt hakkındaki rivâyetlerde taassuba düşmüştür.

Cerh ve ta`dil * ilminde bu yüzden fıkıhçılardan ayrı yöntemler meydana gelmiş, hükümlerin fer`î olanlarında bu açığa çıkmıştır. Katâde, İbn İshak`ı överken. Nesaî onun kuvvetli olmadığını; Dârekutnî ise onun sözüyle delil getirilemeyeceğini söyler. İmam Mâlik de aynı şahsın yalancı olduğuna şehâdet eder. Öte yandan ikinci yüzyılda ehli hadis okulu ile ehli rey okulu arasında şiddetli münâkaşalar oldu (Geniş bilgi için bk. Şâtibî, el-Muvafakat; Gazalı, el-Mustasfa; İbn Kayyım, İ`lâmu`l-Muvakkıîn).

Ebû Hanife ile İmam Mâlik, kesin bir delile aykırı olmayan haber-i vâhidi delil olarak kullanırken; Şâfii, sıhhat şartlarını taşıyan haber-i vâhidi kabul eder. Hanefilere göre bu haberler şâz`dır, reddedilmesi gerekir.

İmam Şâfii, sünnetin ancak sünnetle neshini câiz bulur (er-Risâle, 89). Gazzâlî, Kur`ân ile sünnetin, sünnetle de Kur`ân`ın neshini kabul eder. “Her ikisi de vahiydir, dolayısıyla birbirlerini neshedebilirler” der (el-Mustasfa, Bulak 1 322, 1, s.124). Cumhur ise, Kitab; Kitab`ı ve sünneti; sünnet sünneti ve mütevâtir sünnet kitabı nesheder görüşündedir. Hadisler tâbiîn devrinde toplanmış ve yazılmış, daha sonraları fıkıh kitaplarındaki bölüm adlarına göre tertip ve tasnif edilmiş, İmam Mâlik Muvatta`ını, Ahmed b. Hanbel Müsned`i yazmış, Kütüb-i Sitte* adı verilen hadis mecmuâları ortaya çıkmıştır.

İcmâ `

İcmâ` lügatte, bir işe azmetme ve bir konuda görüş birliği etme gibi anlamlara gelir. Istılahta ise, Hz. Peygamber`in ölümünden sonra bir asırdaki müctehidlerin, herhangi bir şer`î hüküm üzerinde görüş birliği etmeleri anlamında kullanılmaktadır. Bu itibarla, halk tabakasının, şer`î bir konudaki ittifak ya da ihtilâfları mûteber değildir (Mehmet Şener, İslâm Hukukunda Örf, s.34-35).

İcmâ`, İslâm hukukçularının çoğunluğu tarafından belli bir asır ile sınırlı olmayan bir müessese ve Kur`ân ve sünnetten sonra gelen üçüncü bir teşrı kaynağı olarak kabul edilmektedir. Bu hususa delil olarak çoğunlukla zikredilen âyet, “Kendisine doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber`e karşı gelir ve mü`minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız. Ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası” (en-Nisâ, 4/115) meâlindeki âyet; çoğunlukla kullanılan hadis de, “Ümmetim yanlış yolda (dalâlet) birleşmez” (İbn Mâce, Fiten, 18) meâlindeki hadistir.

İcmâ herhangi bir konuda gerçekleşmişse bu icmâ`ın o konudaki bir delile dayanması gerekir. İslâm hukukçularının, şer`î bir dayanak olmaksızın keyfî bir şekilde bir konu üzerinde görüş birliğine varmaları düşünülemez. Bu sebepledir ki, sonraki İslâm hukukçuları, bir konudaki icmâ`ı öğrenmek istediklerinde, o icmâ`ın delilini değil, böyle bir icmâ`ın var olup olmadığını, eğer varsa sahih bir şekilde nakledilip nakledilmediğini araştırırlar. Diğer bir ifadeyle, icmâ`ın şer`î bir delile dayanması gerekli olmakla beraber, bu delilin icmâ` ile birlikte nakledilmesi ve bilinmesi, icmâ`ın mûteberlik şartı değildir.

İcmâ`, sözlü ve sukûtî olmak üzere iki çeşittir. Sözlü icmâ` bir asırda yaşayan bütün müctehidlerin, bir konuda açık ve sarih bir şekilde görüş birliği etmeleriyle meydana gelir. Sukûtî icmâ ise, bir müctehidin bir konuda görüş beyân edip, diğerlerinin, bundan haberdar olmalarına rağmen başka bir görüş ileri sürmemeleri durumunda meydana gelir.

Sözlü icmâ`, İslâm hukukçularının çoğunluğu tarafından delil olarak kabul edilmekle beraber, sukûtî icmâ`ın delil oluşu ihtilâflıdır (Abdülkadir Şener, Kıyas, İstihsan, Istıslah, s.29-41). Sonuç olarak söylemek gerekirse; icmâ`ın, kolektif bir ictihad olarak değerlendirilmesi mümkün ise de, İslâm hukukçuları genelde “ictihad, ictihadı nakzetmez” prensibini icmâ`a da uygulamaya pek yanaşmamışlardır. Başka bir deyişle, herhangi bir konuda icmâ`a varsa, aynı konuda ikinci bir icmâ`a imkân tanımamışlardır. Bununla birlikte, Sahâbe icmâ`ının da hemen tamamını teşkil eden ibadet yönü ağır basan dinî meselelerde bu görüş kabul edilse bile, özellikle muâmelât hukuku sahasında ikinci bir icmâ`a imkân tanıması, gelişen şartlara uyum sağlama ve kamu yararını temin etme açılarından yararlı gözükmektedir. Her asırda, çok az konuda ittifak edildiği malumdur. Molla Hüsrev, “Bir asırda müctehid olan bütün fukahânın ittifakı esastır” der. Bu durumda olanların biri dahi o meseleye muhâlefet etse icmâ` oluşmuş sayılmaz (Molla Hüsrev, Miratü`1-Usûl fî Şerhi Mirkatü`l-Usûl, İstanbul 1307, 1I, s.50).

İcmâ`, naklî ve tabii bir kaynaktır. Rasûlullah`ın vefâtından sonra ümmet, işlerini Kur`ân`ın koyduğu kurala göre “şûrâ ile” yürüttü, dalâlet üzerinde olmadılar. İcmâ`, sarih, sukûtî ve iki görüşün varolması durumunda bir üçüncüsünün doğması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Sarih icmâ` bağlayıcıdır; amel etmek, hükmünü icrâ etmek zorunludur. Sukûtî icmâ`da bağlayıcılık kesin değildir. Üçüncü icmâ` şekli câiz değildir.

İcmâ`ı huccet sayan fukahâ, icmâ`ın kendisi konusunda aynı görüşe sahip değildir. Mâlikîler icmâ`ın sadece Medine fukahâsına âit olduğunu, Şâfiiler İslâm âlemindeki bütün âlimlerin ittifakını; Hanbeli ve Hanefiler de sukûtî icmâ`ı kabul etmektedirler. İbrahim b. Yesar en-Nazzâm (ö.331) icmâ`ın huccet olmasını reddeder. Üzerinde icmâ` edilen hüküm kâfi bir delile dayanırsa, delilin kendisi huccet olur, kapalı ve zannı bir delile dayanırsa, insanların değişik görüşlere sahip olmaları sebebiyle icmâ` gerçekleşmez demiştir (Suphi es-Sâlih, a.g.e. 182).

Câferiler de, icmâ`ı ancak toplananlar arasında bir masum İmam bulunmasıyla kabul ederler, diğer icmâ`ları reddederler.

Kıyas

Kıyas, lügatte birşeyi ölçmek, takdir etmek, karşılaştırmak ve iki şey arasındaki benzerlikleri tesbit etmek anlamlarında kullanılır. Istılahta ise, her ikisinde de hükme esas teşkil eden illet aynı olduğu için, hakkında nass bulunmayan bir olayın hükmünü, hakkında nass bulunan bir olayın hükmüne eşit kılmaktır. Kur`ân`da, “Halbuki o haberi Rasûl`e ve kendilerinden olan Ulû`l-Emr`e arzetselerdi, onlardan hüküm çıkarabilenler, işin aslını anlar ve bilirlerdi” (en-Nisâ, 4/83) buyurulur.

Şer`î delillerin dördüncüsü sayılan kıyas; kitap, sünnet, ve icmâ` gibi kesin bilgi ifade etmeyip tecviz edici bir mâhiyete sahiptir. Diğer bir ifadeyle kıyas, zan bildirir ve yeni bir hüküm ortaya koymayıp, diğer üç delilden biriyle sâbit olan ve delili gizli bulunan bir hükmü ortaya çıkarır (Abdülkadir Şener, a.g.e., s.67; İ. Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, Hazırlayan: Sabri Hizmetli, s.21). İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, kıyas ile amel etmek aklen ve şer`an câizdir. Meşhur Muaz hadisin`de, Yemen`e vali tâyin edilen Muaz`a ne ile hükmedeceğini soran Peygamber`e Kitap, Sünnet, İctihad ile demesi ve Rasûlullah`ın onu övmesi kıyasa dâir en önemli belgedir (Ebd Dâvûd, Akdiye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3 Hâris b. Amr`dan rivâyet etmişlerdir).

Şafii, kıyas ile ictihadı aynı mânâdâ kullanır (Şâfii, Risâle, s.66). Re`y ile kıyası aynı mânâda kullanmaz. Kıyasın, bir delil olmaktan çok, bir metod, diğer bir deyişle, yorum ve uygulama vasıtası olarak değerlendirilmesi mümkün gözükmektedir. Nitekim, bu husus, kıyasın meşru olduğunu göstermek için dayanılan şu aklı gerçekte açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır; Kur`ân ve sünnetin nassları sınırlı ve sonludur. Halbuki, meydana gelen ve gelecek olan olaylar sonsuzdur. Sonlu ile sonsuza cevap vermek mümkün olmadığına göre, yeni çıkan olayların hükmü ancak re`y ile, ictihad yoluyla belirlenebilir ki bunun başında kıyas gelmektedir (İzmirli, a.g.e., s.19).

İslâm hukukuna canlılık kazandıran da bir noktada, sâbit ve değişmez kaynaklardaki hükümlerin yorumlama vasıtalarının çokluğu ve çeşitliliği ve bunun yanında, kamu yararının ve beşeri ilişkilerin düzenlemesinde, genel doğrultudan sapmamak kaydıyla “re`y (bağımsız görüş)e” ile hüküm verebilmesidir .

Bu deliller dışında geliştirilen ve daha ziyade beşerî ilişkilere akıcılık ve esneklik kazandırmaya yönelik daha birçok delil vardır ki bunların başında “mesâlih-i mürsele” gelir.

Kıyas aklı bir kaynaktır. Nassı benzetme yoluyla hüküm çıkarma metodudur. Aslın hükmünü fer`e uygulamaktır. Nass vârid olan ve olmayan iki hükmün benzerliğinde, hükümde de aynı olmasını sağlamaktır. Vahiy asrında (h. 622-632) kıyas, Muâz hadisiyle sâbit olmuş, kıyası Hz. Ömer delillere katmıştır. Kıyası en çok Hanefiler kullanmış, âdeta kıyas onlarla özdeşleşmiştir. Kıyasla varılan hükümler zann-ı gâlib ifade eder.

Fıkıhta ana kural, “nass olan yerde içtihadın olmayacağı”dır. Hz. Ali, “Din, kıyasla olsaydı meshin içi dışından daha çok meshedilmeye lâyık olurdu” demiştir. Ebû Hanife, “Kıyas yapsaydım, kadın erkekten zayıf olduğundan mirasta ona iki hisse verirdim” demiştir.

Hicrî üçüncü yüzyılın sonlarında son sahâbî olan Ebû`t-Tufeyl Amir b. Vâsila el-Leysî el-Kinânı`nin (öl. h. 100) vefâtıyla tâbiin dönemine giren İslâm`ın ikinci asrında, İslâm devletinin sınırları Mısır`dan İran`a, Yemen`den Irak`a yayılmış ve şerîatın tedvini gerekmişti. İlk fıkıh medresesi Medine`deydi. Fıkhı hareket Medine medresesinin meşhur yedi fakihi olan Saîd b. el-Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Kasım b. Muhammed, Ebû Bekir b. Abdurrahman, Harice b. Zeyd, Ubeydullah b. Abdullah, Selman b. Yesâr ile başlamıştır.

Etbaut-tâbiîn nesli, ictihad nesli oldu. Mezhebler doğdu, halklar bu mezheblere intisap ederek dini öğrendiler. II. ve III. asırlar en parlak ilim asırları oldu. Kur`ân ve sünnetin tedvini, sahâbe fıkhının tedvini, tefsir ve hadisin tedvini, cedel ve kelâmın çıkışıyla ferdî-Sevrî, Evzaî veya cemaî mezhebler (dört mezhep) doğdu. Mezheblerin şer`i delilleri değerlendirme açıları farklıdır. Şöyle ki:

İmam Ebû Hanife (80-150) birçok ahad haberi reddetmiştir. O, ahad haberi bazı şartlarla kabul etmektedir: Nassa aykırı olmaması, Kur`ân`ın zâhir ve umûmuna, meşhur sünnete muhâlif olmaması, sahâbe ve tâbiînin ameline aykırı düşmemesi, râvinin yazısı dışında kaynağının da zikredilmiş olması, râvinin rivâyet ettiği hadise aykırı amel etmemesi…

İmam Mâlik (93-179), Medine halkının ameline mütevâtir hadis derecesinde itibar eder. İçtihad ve re`ye mecal göstermeyen sahâbenin sözlerini delil sayar. Sahâbi sözü içtihada müsâitse araştırdığı mesele ile sebep ve illete, ona ortak ve bilinen başka bir mesele arasında benzerlik ilgisini kurarak kıyasa gider.

İmam Şâfii (150-204), icmâ`ı Medine ehlinin ameliyle mukayyed saymaz, kıyasla da amel eder. Bu kıyasın Kur`ân ve Sünnet temeline dayanması gerekir. İstihsan ve mesâlih-i mürsele geçerli delil olamaz. Şâfii istihsan yapanın teşri` etmiş olacağını söyleyerek şiddetle karşı çıkar. Ancak o da başka adla istihsanı kullanmıştır. Ahmed b. Hanbel`e (164-241) göre kıyas en zayıf delildir.

Rasûlullah, “Ben en güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurdu (İmam Mâlik, Muvatta, 211). Yönetim işinde, ashâbıyla istişâre etti. Vahiy çağında fıkıh kaynakları kitap, sünnet, re`y içtihadı idi. Re`y ile içtihad bazan kamu yararına, bazan kıyasa göre yapıldı. Sahâbe döneminde “icmâ” dördüncü delil oldu (İbn Haldun, Mukaddime, s.375 vd.). Nasslarla çatışmayan örf ve âdet de hukukî teşri`de kullanıldı. II. asır, tâbiîn devridir. Bunlar fıkhın kaynaklarında kitab, sünnet, re`y ile içtihad ve icmâ`ı esas aldılar. Etbau`t-tâbiîn ve müçtehid imamlar döneminde (III. ve IV. yüzyılda) fütuhat ve yeni gelişmeler hayatın ve toplumların değişmeleriyle fıkhı doktrinler ortaya çıktı. Çoğu zaman her tâbi kendi üstadının görüşünü delil aldı. Etbau`t-tâbiîn ve içtihad çağında fıkıh çok gelişti, genişledi. İstihsan, örf, maslahat v.b. deliller çıktı. Ebû Hanife`nin delilleri Kitab, Sünnet, sahâbe fetvası, İcmâ`, Kıyas, İstihsan, örf iken; İmam Mâlik`in, Kitab, Sünnet, sahâbe fetvâsı, Medine icmâ`ı, kıyas, istihsan, maslahat-ı mürsele, zerayi`, örf ve âdet`di. İmam Şâfii Kitab, Sünnet, sahâbe icmâ`ı, sahâbenin ihtilâflı sözlerini ve kıyası delil olarak alırken; Hanbel, maslahat-ı mürsele, zerayi`, istihsan, istihsab`ı da ekledi.

mamiyye Kitab, Sünnet, icmâ`, akıl kaynaklarıyla fıkhı koydu. Ancak edille-i şer`iyye diye ortaya konan dört delilde bütün mezhepler ittifak ettiler.

Ahir zamanda sahte ve yalancı hocalar

”İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, avam halk Kur’ân okuyacak, ibadete kendini verecek (fakat) bid’at ehlinin işleri ile meşgul olacaklar; hissetmedikleri yerden şirke sapacaklar. Söz ve ilimleri vasıtasıyla rızık elde edecekler, dini alet ederek dünyalık edinecekler. İşte bir gözü kör deccalin avanesi bunlardır”

Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, avam halk Kur’ân okuyacak, ibadete kendini verecek (fakat) bid’at ehlinin işleri ile meşgul olacaklar; hissetmedikleri yerden şirke sapacaklar. Söz ve ilimleri vasıtasıyla rızık elde edecekler, dini alet ederek dünyalık edinecekler.İşte bir gözü kör deccalin avanesi bunlardır”   (Râmûz-u l Ehâdîs, Hadîs No: 6255)

Peygamberimiz (s.a.v.) bu hadisi şerifinde ahir zamanda bir takım insanların dine hurafe ve bidat sokan bazı kişilere uyacaklarından bahsedilmektedir. Bu dönemde bazı sahtekar hocalar çıkıp İslam dinini insanlara öyle yanlış tebliğ edecekler ki birçok kişi bu anlatılanları dinde var zannedeceklerdir. Bu nedenle de şirke saptıklarını, dinin aslından uzaklaştıklarını hissetmeyeceklerdir.

Bu sahte hocaların bir özelliği de dini alet ederek kazanç sağlayacak olmalarıdır. Yani bir müslüman olarak dine hizmetten hiçbir ücret talep etmemeleri gerekirken (En’am Suresi, 90), bu ahlaka uygun davranmayacaklardır. Peygamberimiz (s.a.v.), bu zihniyet içinde olan kişilerin ahir zamanda din ahlakına savaş açmış olan deccaliyet sisteminin hizmetinde olacaklarını da haber vermiştir. Bilindiği gibi Peygamberimiz (s.a.v.) diğer bir hadisinde de ahir zamanda bazı sözde alimlerin deccaliyetin emrine gireceğini bildirmiştir:

” Ümmetimden başı sarıklık yetişmiş bin alim kişi deccale tabi olacaklar ”

(İmam Ahmed Bin Hanbel, Müsned, sf. 796)

Bu hadisler Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhur edeceği dönem olan Hicri 1400’lerde, gizliden gizliye Müslümanların şevkini kırmaya çalışarak, dinde olmayan hurafe ve bidatleri dindenmiş gibi göstererek ve fitne çıkararak deccaliyet sistemini destekleyen, Kuran ahlakından uzak, dini kendi çıkarları için kullanma amacı taşıyan, İslam ahlakının hakim olmasını istemeyen kötü niyetli sözde din adamlarının varlığını açık bir şekilde haber vermektedir.

(İslamsitesi Net).

ornek: MIHR .cemaati olan ve basta kendini peygamber ilan eden ve mehdi oldunu idda eden bu sarlatanlara kaymayin deyerli din kardeslerim dinimizde olmayan bazi bidatleri bilmeyerek uygulamayalim su gordunuz sahiz daha kuran okumasini bile bilmeyen bir sarlatandir

Ahir zamanda sahte ve yalancı hocalar
bu gordunuz sahiz sakin ona kanmayin nice din kardeslerimiz bunlarin pesinde ve yazik dunya ve ahiretini yakmayin rabbinize yonelin bunlara kanmayin arastirin mehdinin geleceyini hz.isanin geleceyini peygamber efendimiz(s.a.v) bizlere apacik hadislerinde anlatiyor rabbimiz bizlere kuranda herseyi soyluyor bu kadar alcalmayalim lutfen islamin dort buyuk temeli edille i seriye…:1 KURAN” 2.sunnet .3.icma. 4.kiyas.

Fal ve Falcilik ?

Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli yollar. Baht, uğur ve talihi anlamak için birtakım garip yollara başvurma, atılan boncuk ve baklaya, tesadüfen açılan bir kitabın bir satırına, koyunun kürek kemiğine kahve fincanına vb. şeylere bakıp bunlardan anlam çıkarma işi. Gelecekte olacak şeyleri anlamak maksadıyla yapılan eylemler hakkında kullanılan bir tabir. “Kamûs-u Osmanî’de: “Kısa fikirlilerin ümid ettikleri bir maddeyi çıkarmak maksadiyle; kitap açmak ve kitaba, baklaya bakmak gibi değişik yöntemlerle yapılan teşebbüsü ve bu teşebbüsün gösterdiği netice” olarak tarif edilmiştir.

Kur’an’da, “fal” kelimesi geçmemekle birlikte, Peygamber (s.a.s.)’in bazı hadislerinde, şekil olarak buna benzer fakat mana yönünden bizim anladığımız fal’dan daha değişik bir mana arzeden “fe’l” sözü geçmektedir. Şöyle ki; “adva (hastalığın Allah’ın takdiri olmaksızın bulaşması) yoktur, tıyara (bir şeyi uğursuz sayma) da yoktur. Ben hayırlı “fe’l”i (bir şeyi hayra yorma) severim” (Buhari, Tıb, 43; İbn Mâce, Tıb, 43), hadisinde geçen “fe’l” kelimesinin bildiğimiz falla aynı anlama gelmediği açıktır.

Ebû Hureyre’nin, Peygamberimiz (s.a.s.)’den naklettiği başka bir hadiste; ”Tıyara yoktur, daha hayırlı olan fe’l vardır.” buyurdular. Ebu Hüreyre; “Fe’l nedir ey Allah’ın Resulu? diye sorunca ‘Sizden birinizin işittiği salih sözdür’ dedi” (Buhâri, Tıb, 44).

Hasta olan bir kimsenin; “ya sâlim” ! diye bağıran birinin sesini duyması veya yitiğini arayan birinin; “ya vâcid! ” diye seslenen birinin sesini duyunca, “bununla tefe’ül ediyorum” deyip, hastalıktan kurtulmayı umması ve yitiğini bulacağını ümid etmesidir. Yani bu sesleri hayra yorarak, neticenin bu şekilde olmasını beklemesidir

(İbnu’l-Manzûr, “Lisanü’l-Arab ” XI V.; İmam Ebi Bekir er-Râzı, “Muhtaru’s-Si hah” Fe’l maddesi).

Cahiliye Arapları, bir sefere, bir savaşa, bir ticarete, bir nikâha yahut herhangi bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç zar (veya ok) çekerler yahut kuş uçururlardı. Bu zarların (veya okların) birinde, “Rabbim emretti” yahut “yap” diye emir; diğerinde, “Rabbim nehyetti” yahut, “yapma” diye nehy kelimeleri yazılı olurdu, biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi. Kur’an bunu şu ayetle yasaklamıştır: ”Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir,. bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz” (el-Mâide, 5/90).

Câhiliyede, bir de kuş uçurma âdeti vardı ki, bir yere gidecekleri zaman bir kuş uçururlar, sağa giderse teyemmüm (uğurlu sayma), sola giderse teşe’üm ederler (uğursuzluk sayarlar)dı. Peygamberimizin, “tıyara yoktur” hadisi ile bunun da yasaklandığını biliyoruz.

Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyenin itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan istidlâl ile yapılan bu falcılığın aslı Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, İdris (a.s)’ın, mucizesi iddiasıyla sema’yı oniki burca taksim etmişler ve eflâktan yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri “sebaî” gezeğenlerin durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek of ayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümler yazmışlardı. Onların bu inançları günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır (Elmalılı M.H.Yazır, “Hak Dini Kur’ân Dili”, VII. 5208).

Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermedir. Halbuki, Kur’an-ı Kerîm; gaybı, Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemiyeceğini, peygamberlerle melekler dahi, kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir:

“De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur” (en-Neml, 27/65) ve “De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum….” (el-En’âm, 6/50), “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım….” (el-A ‘râf, 7/188) âyetleri buna yeterli delildir.

Kendilerine “arrâf” yahut “kâhin” denilen falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri Peygamber (s.a.s.) ağır bir dille kınamış hatta kâfirlikle nitelemiştir. “Her kim bir arrafa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı kabul olmaz” (Müslim, Selâm, 125) buyurmuştur. Ebû Dâvûd’da geçen bir hadis ise şöyledir: “Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur” (Ebû Dâvûd, Tıb, hadis no: 3904).

Halid ERBOĞA

İnsanlar cinlerle iletişim kurabilir mi?

İnsanlar cinlerle iletişim kurabilir mi?

CİNLER İNSANLAR TARAFINDAN GÖRÜLEBİLİR Mİ Mİ?
İnsanlarca görülemeyecekleri içindir ki onlara “görülemez” anlamına gelen cin denilmiştir. Ancak görülmez varlıklar olan melekler ve şerlere odaklı cin kökenli şeytanlar gibi cinler de insanları görebilirler.
(İnfitar 10-12, Araf 27) Vücut yapılarımızdaki boyut farklılığı sebebiyle insanların onlarla üçüncü şahıslarca işitilebilir ve görülebilir şekilde bağlantı kurmaları genel olarak mümkün görülmemektedir. Ancak bu kural istisnalıdır.
Zira onları peygamberle tarafından görüldüğü ve kendileriyle görüşüldüğü gerçektir. Ayrıca doğruluklarından kuşku duyulamayacak şekilde yaşanan ve yaşanmakta olan olaylar, bir cin entrikası olduğu kuşkusuz olan rûh çağırma oturumları ve benzeri müşahedeye/gözleme dayalı hâdiseler ve etkileri, çok çok istisnaî olsa da insanlarla cinler arasında bir tür örtülü; belli-belirsiz ilişki kurulabileceğine işaret etmektedir.
(Not. Akrabam olan iki kadından biri, tesettürlü bir cin hanımefendi ile görüştüğünü, diğeri de düşmanca bakışlı bir cini bir kaç defa gördüğünü ifade etmektedir. Âyet’ül-Kürsi’yi okumadan yattığım bazı geceler, yarı uykulu iken büyük bir ağırlık hâlinde ve nefes alamayacak şekilde üzerime çöktükleri ve okumaya başladım. Daha sonra hemen uzaklaştılar. Ayrıca bak. S.Nursi Mektubat 19.Mektup 14.İşaret 2.Şübe.)
Bu sebeple onların biz insanlar için mutlak gayb oldukları; akıl ve duyu organları yoluyla bilinemez oldukları ve öyle kalacakları İslâm adına iddia olunamaz. 
Zira şeytanlaşmış insanlar ve cinlerin birbirlerine aldatıcı güzel sözler fısıldayabildikleri, bu karşılıklı ilişkinin genelde cinlerin egemenliği ve saptırması şeklinde cereyan ettiği Kur’ân’ımızda bildirilmektedir.
En’am Sûresi’nde şöyle buyrulur:
“İnsanların ve cinlerin hepsini huzurunda topladığı gün Allah, şöyle buyurur: “Ey cinler topluluğu! Sizler insanlardan pek çok kimseyi baştan çıkardınız.” Cinlerin insanlar arasındaki dostları da şöyle derler: “Rabbimiz! Biz biribirimizden yararlanarak senin bize takdir ettiğin ecelimize eriştik.” Allah da şöyle buyurur: “Sizin yeriniz ateştir…” (En’am 128) 

İNKÂRCI/KÂFİR CİNLER FISILDAYARAK ŞER AŞILAYABİLİR Mİ?
Kur’ân, şer aşılama ile görevli şeytanların, insanların ve cinlerin insanlara vesvese verdiklerini bildiriyor. (Araf 20… Nas 4-6) “İslâm dinin ortak aklın kabul edemeyeceği sözlere, davranışlara ve işlere yönlendirmek için kişiye fısıldarcasına gizlice söz söylemek” anlamına gelen vesvese nasıl verilmektedir?
Kur’ân vesvesenin bir aracı dokunuşla olduğuna da işaret etmektedir. (Araf 200) İnsanların vesveselerini söz, yazı, resim, sinyal ve mail olarak örneklendirebiliriz.
Cinler Maric ve Semûm kaynaklı yapısal özelliklerinden aldıkları güçle bunu elektronik dalgalar gönderme yöntemiyle mi yapmaktadırlar veya bir başka metod ya da usuller mi kullanmaktadırlar, bunu şimdilik bilmiyoruz.
Kâfir veya azgın günahkâr cinlerin “Kişinin kalbine süratli ve gizlice bir şey atmak ,bildirmek ve yaldızlı sözler ilham etmek” manalarına gelen vahyetmek yoluyla da vevese verebilmektedirler. Bu gerçeği, yukarıda anlamı verilen En’am Sûresi’nin 128. âyeti dolaylı, fakat 112. âyeti açıkça bildirmektedir.
Kalplere şer tohumları ekilebildiği içindir ki Kur’ân’ın son sûresi olan Nas Sûresi’nde şeytanlaşmış insanlar ve cinlerden Allah’a sığınılması şöylece öğretilip emredilmektedir: 
“Allah’a şöylece sığın: Ben, cinlerden ve insanlardan olup sinsice şerler fısıldayanların kötülüğünden insanların Rabbi,insanların hükümdarı, insanların ilâhı olan Allah’a sığınırım.”
Cinlerin, şeytanlaşmış insanlar aracılığıyla agınlaştırıldığı (Cin 6) ve İslâmî haramlardan olan büyü türü işlere karıştırılarak zarar verebildikleri ileri sürülüyorsa da, İslâm bilginleri tarafından farklı görüşlerin seslendirildiği bu gibi konularda enstitüler kurularak ciddi araştırmalar yapılması gerekmektedir. Ancak iyice ve kesin olarak bilinmelidir ki cinlerin mahiyeti meçhulümüz olan şer fısıldama eylemleri dışında genel olarak hayatımıza müdahale etme ve iradelerimizi yönlendirme güçleri ve yetkileri yoktur. 
(Kaynak tefsirlerden Bakara Sûresi’nin 102. âyetinin açıklamasına bakılabilir.)
İnançlarını yaşayan, Allah’ı zikreden ve kendilerinden Allah’a sığınan müminler üzerinde ise şeytanlar gibi cinlerin de hiç mi hiç etkileri yoktur. (Hıcr 40, Nahl 99, İbrahim 22) Kaldı ki cinlerin müminleri, insanların müminleri gibi bizim kardeşlerimiz, dünya ve âhiret dostlarımızdırlar. 
Onların da kâfir ve azgın cinlerin aksine melekler gibi hayır telkin ettiklerini kabul edebiliriz. (Hucurat 10,Tevbe 71, Zühruf 67) 

CİNLERLE İLGİLİ HATALI GÖRÜŞLERİMİZ VAR MI?
Önemine binaen cinlerle ilgili olarak hakla batılların birbirine karıştırıldığı bazı hususlara da değinmek istiyoruz. Bazı İslâm literatüründe bizler gibi mükellef varlıklar olan ve kendileri de şeytanlar tarafından saptırılmaya çalışılan cinlerle, müşterek düşmanlarımız olan şeytanlar, görülmez olma vasıfları sebebiyle birbirlerine karıştırılmaktadırlar. Oysaki şeytanlar cinlerden farklı olup şerlere odaklanmış/odaklandırılmış varlıklardır.
Mevcudiyetleri peygamberimiz tarafından açıklanan cinler aleminin hayvanları, mükellef varlıklar olan cinlerle karıştırılarak cinlerin yılan ve köpek gibi suretlere girdikleri yanılgısına da düşülmektedir. Allah’a muhatap olma yüceliğine erdirilmiş, Kur’ân insanı olmaya aday varlıklar olan sorumlu cinlerin hayvan suretlerine sokulup korku salınması şeklindeki hatalar maalesef hadis kitaplarına kadar sızabilmiştir. (K.Miras Tecrîd-i Sarîh Hn.1546)
Bir diğer yanıltıcı husus da bazı hadislerde hastalık etkeni olarak gösterilen ve görünmez olma nitelikleri sebebiyle kendilerine görünmez varlıklar anlamına cin denilen mikroplar türünden varlıkların, mükellef varlıklar olan cinler anlamına algılatılabilmesidir. Bu gibi hatalara düşülmemelidir. 
(Müslim Salât 150, Ali Osman Ateş Cinler-Büyü Beyan yay.2. baskı.Bu eseri tavsiye ederiz. Ayrıca bak.T.Diyanet Vakfı İslâm Ans.Cin Maddesi) 

CİNLERİ İNKHÂR KAFİRLİK MİDİR?
Cinlerin mevcudiyetine inanmalıyız, çünkü cinlerin varlığını inkâr kâfirliktir. Biz onlarla kader birliği içinde yaşıyoruz. Onlar da bizler de iradeli varlıklar olarak Allah’a ibadet amacıyla yaratıldık. Hz.Muhammed’in (S.A.V) önderliğinde Kurân’a göre yaşamakla yükümlü kılınarak deneniyoruz. Kur’ân’ımızda yer alan “Allah, göklerde ve yerde var olanların tümünü kendisinden bir lütuf olarak size boyun eğdirdi” şeklindeki buyruklara biz insanlar gibi cinler de muhatabdır. 
(Casiye 13) Bu sebebledir ki (Ey insanlar ve cinler!) Rabbimizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” şeklindeki Rahmanî sorularla beraberce uyarılıyoruz?(Rahman 16…) 

CİNLERDEN NASIL KORUNALIM? 
İnsanlardan ve cinlerden korkmayalım. Ama Allah’a imansız ve temel haklar ve hürriyetlere saygısız insanların ve cinlerin değişik yöntemler kullanarak fısıldadıkları şerlerden – hayatımızı İslâmlaştırarak- Allah’a sığınalım. Özel olarak sığınıp korunmak için de sabah-akşam Âyet’ül-Kürsi’yi, Felak ve Nas sûrelerini anlamlarını öğrenerek orıjinalinden veya meâlinden okuyalım. 
(Buharî Tıp 32, Vekale 10) Okunarak sığınılmasını Allah’ın öğrettiği Müminûn Sûresi’nin 97 ve 98. âyetlerindeki duayı da içine şu Peygamberî duaya devam delim: Allah’ım! Öfkenden, azabından,kulların olan insanların şerlerinden, şeytanlardan; şeytanlaşmış insan ve cinlerin kötülük fısıldamalarından ve onların bana yoldaş olmalarından sana sığınırım.”(İ.Kesîr Müminûn 97-98) 
Sinirsel rahatsızlıklarımızda veya rûhsal kaynaklı hastalıklarımızda tıp bilimine başvuralım. Ancak zikir, Kur’ân okuma ve duâ yoluyla tedaviyi de ihmal etmeyelim. “İğne-ilaç-ameliyat” üçgeninde sıkışıp kalmış ufuksuzlara kapılmayalım. Örneğin çıplak gözle göremedikleri görüntü dalgalarını binlerce kez ekranda izlerken görmediklerine inanmadıklarını söyleyebilen ilim adamı görüntülü şarlatanlara da aldanmayalım. 

SON SÖZ 

İncelemizi Yüce Allah’ın, yaşantılarını İslâmî çizgiyle örtüştürememiş insanlara ve cinlere büyük sorgulama gününde nasıl hitap buyuracağını açıklayan bir âyetle bitiriyorum: 
“Ey insanlar ve cinler! İçinizden mesajlarımı size ileten ve bu karşılaşacağınız hesap gününün geleceği hususunda sizleri uyaran Peygamberler gelmedi mi? Onlar da biz kendi aleyhimize şahitlik yaparız – diyecekler. Zira bu dünya hayatı onları ayartmıştır; ve böylece onlar hakikati inkâr ettikleri için kendi aleyhlerine tanıklık yapacaklardır.” (En’am 130).

::::::cin musallati belirtileri::::::::::recep hoca✔

  1. Korkulu rüyalar görmek, kedi, köpek ve pis kılıklı insanlar görmek,
  2. Yüksek bir yerden düşüyormuş hissine kapılmak,
  3. Rüyada derin bir suda boğulduğunu görmek,
  4. Uyurken rüyada size birisinin saldırması ve yorganın hareket ettiğini hissetmek,
  5. Rüyada bilmediğin bir yerde yırtıcı hayvanların saldırısına uğradığınızı görmek,
  6. Issız yerlerde dolaşırken tuhaf sesler duymak,
  7. Gaipten bir sesin sizi çağırdığını duymak,
  8. Vücudunuzun herhangi bir uzvunda karıncalanma, uyuşma hissetmek,
  9. Yalnız kalma arzusu,
  10. Banyoda veya tuvalette uzun süre kalmak,
  11. Banyo yaparken biri ile konuşma ihtiyacı duymak,
  12. Yüzünüzü sabunlu suyla yıkarken birisinin sizi seyrettiği hissine kapılmak ve hemen yüzünüzdeki sabundan kurtulmayı istemek,
  13. Bazen banyodan hızla dışarı çıkmak istediğinin olması,
  14. Özellikle gecenin geç saatlerinde yürürken birilerinin peşinizden geldiği duygusuna kapılmak,
  15. Gözlerinizi kapattığınız zaman karanlıkta bir göz belirip size baktığını ve giderek yaklaştığını hissetmek,
  16. Çevrende pis bir koku duymak,
  17. Karanlıktan korkmak,
  18. Uykuda sık sık dişlerini sıkmak, ağlamak, çığlık atmak,
  19. Karı koca arasında soğukluk, tiksinti ve iğrenme olması,
  20. Uykuda, rüyada sizin ile cinsel ilişki kuran ya da kurmak isteyen birisini görmek,
  21. Uykuda kendinizi mezarlıkta ya da pis yerlerde, korkunç yerlerde görmek,
  22. Uykuda sık sık ihtilam (boşalma) olmak,
  23. Rüyada kan veya su gölü üzerinde yürüdüğünüzü görmek,
  24. İbadet yaparken, namaz kılarken, zikir yaparken veya Kur’an okurken zorlanmak, ruh darlığının olması,
  25. Söz ve davranışlarda ani dengesizliklerin olması,
  26. Tıbben açıklanamayan sara nöbetleri,
  27. Tıbbi olmayan iç sıkıntısı, halsizlik ve hüzün halleri,
  28. Vücutta sebepsiz yere herhangi bir organın kasılması, uyuşması, titremesi,
  29. Göğüste daralma, nefes alma zorluğu çekmek, özellikle Kur’an okurken artması,
  30. Vücutta bir şeylerin gezdiğini hissetmek,
  31. Sebepsiz yere şiddetli ağlamak, gülmek ya da sinirlenmek,
  32. Özellikle kadınlarda aşırı saç dökülmesi,
  33. Tıbben bir sebebi olmayan kadınlarda adet kanamalarının düzensizleşmesi,
  34. Sebepsiz kısırlık, tıbben bir kusur olmadığı halde çocuk olmaması,
  35. Sebepsiz baş ağrıları,
  36. Beyin yorgunluğu, başta ağırlık veya tabakalar oluştuğunu hissetmek,
  37. Aşırı unutkanlık,
  38. Tembellik hali, içinden bir şey yapmak gelmemesi,
  39. Aniden eşinden, çocuklarından ve evden nefret etmek, sıkılmak,
  40. Bu durumlari yasayan kardeslerimiz bir an once bir ehil hoca bas vursunlar ve tedavi olsunlar dert allahtandir sifa yine allahtandir kul vesiledir ancak yalnis anahtarla yalnis kapi acilmaz insallah burumda olanlara rabbim yar ve yardimci olsun dikkat etmenizi isterim ehil olmayan hocalara ve sarlatanlara gidipte sakin dahada kotu durumlara gelmeyin oyuzden dua edin ve doru kisilere muracat edin ….:::::::::Recep hoca::::::::