EDILLE I SERIRIYE………

dini hikumler .

İslamda dinî hükümlerin dayandığı kaynaklara edille-i şer’iyye denir. Bu kaynaklar dört tanedir. Bunlar Kitapsünneticma ve kıyastırEdille-i şer’iyye, veya şer’î deliller, en genel anlamda İslâm hukukunun kaynaklarını teşkil eder. Diğer bir ifadeyle edille-i şer’iyye, hüküm çıkarmada başvurulan esaslar olarak da ifade edilir. Kavramın ortaya çıkışı Tebeut Tabiin devrinden sonradır. Üzerinde düşünülmesi veya kavranılmasıyla, istenilen hükme ve sonuca ulâştırân şeydir. Kesin veya zannı olarak genel hüküm ifâde eder.[1]

Edille-i Şer’iyye Kaynakları (Kısaca)[değiştir | kaynağı değiştir]

KitapKur’an-ı Kerim‘dir.SünnetMuhammed‘in söz ve davranışlarıdır.İcmaMüctehid imamların dini bir konu üzerinde fikir birliği etmeleridir.KıyasKitapsünnet ve icmada hükmü bulunmayan bir şeyi, hükmü bilinene benzeterek anlamaktır

[2]

Edille-i Şer’iyye Kaynakları (Daha detaylı)[değiştir | kaynağı değiştir]

Kitapİslâm hukukunda Kur’an yerine kullanılan bir terimdir. Kur’an ise lügatte, okumak anlamında olup, ıstılahta Muhammed‘e inen, mushaflarda yazılı olan ve en ufak bir şüphe olmaksızın mütevâtir olarak nakledilen, Allah‘ın sözü (kelâmullah) anlamında kullanılır.[3]SünnetSünnet, Arap dilinde iyi veya kötü olarak; gidilen, benimsenen yol anlamına gelir. Istılahta ise, Muhammed‘in Kur’an dışındaki söz, fiil ve takriri anlamında kullanılır.İcmaİcma lügatte, bir işe azmetme ve bir konuda görüş birliği etme gibi anlamlara gelir. Istılahta ise, Muhammed‘in ölümünden sonra bir asırdaki Müctehidlerin, herhangi bir şer’î hüküm üzerinde görüş birliği etmeleri anlamında kullanılmaktadır.[4]KıyasŞer’î delillerin dördüncüsü sayılan kıyasKitapsünnet ve icma gibi kesin bilgi ifade etmeyip tecviz edici bir mâhiyete sahiptir. Diğer bir ifadeyle kıyas, yeni bir hüküm ortaya koymayıp, diğer üç delilden biriyle sâbit olan ve delili gizli bulunan bir hükmü ortaya çıkarır.[5]

Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

  1. ^ Karaman, Hayrettin. Fıkıh Usûlü. s. 42.
  2. ^ Reddü`l Evhâm-1. Rahle yayınları.
  3. ^ Molla, Hüsrev. Mir’at. s. 16-17.
  4. ^ Şener, Mehmet. İslâm Hukukunda Örf. s. 34-35.
  5. ^ Şener, Abdülkadir a.g.e; İzmirli, İsmail Hakkı; Sabri, Hizmetli. Yeni İlm-i Kelâm. s. 67, 21.

Kuran-ı kerim sureleri ile büyü nasıl bozulur…

Kuran-ı kerim sureleri ile büyü nasıl bozulur…

 

Büyü nasıl bozulur diye soran ve bu konuda arayışlara giren kişinin karşısına iki seçenek çıkmaktadır. Bunlar medyumlara giderek onlardan büyüyü bozmalarını istemek ya da hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan Kuran surelerini okuyarak büyüyü bozmak.

Bu yazımızda en güvenilir ve emin yol olan Kuran surelerinin okunması ile büyü bozma uygulamalarına değineceğiz. Zira medyumlara giderek çözüm aramak hem maliyetli hem de risklidir. Ayrıca İslam büyü yaptırmayı büyük günahlardan biri olarak kabul ettiği gibi büyüden kurtulmak için medyumlara başvurmayı da hoş görmemektedir.

Büyü kendiliğinden nasıl bozulur?

Kuran sureleri veya medyumlar dışında bir diğer büyü bozma yolu daha vardır. Bu durum “büyünün kendiliğinden bozulması” şeklindedir.

Büyüye maruz kalan kişinin başına ani ve büyük bir olay gelirse bu büyük hadisenin tesiri ile büyü hükümsüz kalabilir.

Cinayet, aşk, kaza, doğum, felç geçirme, düğün ve sünnet gibi büyük törenler ile ani bazı afetlerin yaşanması büyüyü kendiliğinden bozar. Çünkü bu olaylar kişilerin ruh dünyaları üzerinde çok derin izler bıraktığı için “gerçeklik kayması”na neden olur ve büyünün tesiri kaybolur.

Büyü nasıl bozulur sorusundan önce sorulması gereken soru:Büyü belirtileri nelerdir?

Anlamsız yere büyülenmiş olduğu kuruntusuna kapılmak da en az büyüye maruz kalmak kadar tehlikelidir.

Kişinin gerçekten büyüye maruz kalıp kalmadığından emin olması gerekir. Bunun yolu da büyü belirtilerinin neler olduğunu bilmekten geçer.

İşte büyü belirtilerinin en yaygın görülenleri:

  • Yoğun uyuma isteği
    Unutkanlık durumunda artış
    Evcil hayvanların saldırgan davranması
    Her işte görülen kazalar ve her şeyin ters gitmesi
    Konuşma düzeninde bozukluk
    Çok sık eşya kaybetme
    Aşırı sıkıntı hissi ile sabırsızlık
    Ayakkabıların normalden çok daha erken yırtılması
    Yanlış kararlarda diretme ve gerçekleri bir türlü görememe

Yukarıdaki belirtilerin birkaç tanesi aynı anda ciddi biçimde görülüyorsa büyü bozma uygulamalarına vakit kaybetmeden geçmek gerekir.

Kuran sureleri ile büyü bozma uygulamasına geçmeden önce dikkat edilmesi gerekenler

Bütün dualarda olduğu gibi Kuran sureleri ile büyü bozma uygulamasında da mutlaka sureler okunmadan önce abdest alınmalıdır. Abdest alınmadan dualara başlanması doğru değildir.

Bazı kaynaklarda dua öncesi 4 rekat namaz kılınması gerektiği ifade edilmektedir. Kastedilen “4 rekatlık nafile namazı”dır. Kılınırsa iyi olur fakat kişi bu namazı eda etmeye fırsat bulamazsa da duanın tesirinde bir değişiklik olmaz.

Büyü bozma duasının yapılış zamanı sabah namazı ile gün doğumu arasındaki vakittir. Günün diğer vakitlerinde büyü bozma duasının yapılması doğru değildir.

Ayrıca duanın kıbleye dönülmüş, diz çökülmüş, eller semaya açılmış ve yalnız bir ortamda yapılması gerekmektedir.

Hangi Kuran suresi ile hangi tür büyüler bozulmaktadır?

Her büyü türünün bozulmasına vesile olan Kuran sureleri farklı farklıdır. Hangi surenin hangi büyü türünü bertaraf edeceği ile ilgili şu hususlara dikkat etmek gerekmektedir:

Bakara suresini 3 defa okumak

Daha çok mal mülk üzerine yapılan büyüleri bozmak üzere okunur. Eğer bir kişinin malına yönelik büyü yapılmışsa o kişi hiçbir ticaretten kazançlı çıkmaz. Bereketsizlik başa bela olur. Kişi bir türlü maddi bakımdan toparlanamaz. İşte böylesi durumlarda Bakara suresinin 3 defa okunması inşallah büyüyü bozar.

Rad suresini 3 defa okumak

Cinlerin daha doğrusu hüddamların musallat olduğu kişiyi bu beladan kurtarmak için okunan duadır. Büyülenen kişi bu duayı okumaya çekinirse kişinin bir yakını da sureyi sesli biçimde 3 defa okuyabilir.

Tarık suresini 7 defa okumak

Daha çok genç kızlarda görülen ruhsal sıkıntıların giderilmesi amacıyla okunmaktadır. Eğer bir büyü genç kızlara yapılmışsa tesiri çok büyük olur. Çünkü genç kızlar büyü gibi şer güçlere karşı tamamen savunmasızdırlar. Bu dua ile koruyucu bir kalkana sahip olunabilecektir.

Rahman suresini 7 defa okumak

Özellikle ayırma ve soğutma büyülerini bozmak için okunmaktadır. Nohut büyüsü ve kaşık büyüsü gibi etkili ayrıma büyülerinin tesirini bir anda yok eder. Bu surenin her gün okunması durumunda karı koca arasında eşi görülmemiş bir muhabbet ortamı oluşur.

Nas suresini 12 defa okumak

Yıldız büyüsü ile tırnak büyüsü gibi bazı büyüler doğrudan doğruya insan ruhunu hedeflemektedir. Bu büyülerin tesirine kapılan kişinin bütün psikolojik durumu altüst olmaktadır. Bu surenin belirtilen sayıda okunması ile inşallah büyünün hiçbir hükmü kalmayacaktır.

Büyü bozma yolunda mucizevi bir sure: Felak suresi

Bütün İslam tarihi boyunca en sık okunan büyü bozma duası Felak suresidir. Felak suresinin konusu da yine bizzat büyü yaptırmanın kötülüğüdür.

Bilindiği üzere Hz. Peygambere bir Yahudi kadın tarafından büyü yapılmış ve büyü malzemesi olan tarak da bir kuyuya atılmıştır. Hz. Ali ve birkaç arkadaşı tarağı bulup sarılı ipleri çözdükçe Hz. Peygamber büyünün tesirinden kurtulmuştur.

Bu olay üzerine Felak suresi indirilmiş ve surede büyü yapanların şerrinden Allah’a sığınılması gerektiği vurgulanmıştır.

Gerçekten de ister kara büyü olsun ister akça büyü olsun bütün büyü türlerinde Felak suresini okumak çok müspet sonuçların alınmasını sağlamaktadır.

Felak suresinin de diğer surelerde olduğu gibi sabah namazı sonrası okunması gerekmektedir. Surenin okunma adeti ise 23’tür. Yani her kim ki euzubesmele çekip ardından 23 defa Felak suresini okursa inşallah kendisine yapılan her tür büyü o anda hükümsüz kalacaktır.

Büyü nasıl bozulur sorusuna İslam alimlerinden bir sure ve bir kutsi cümle okuma ile çözüm reçetesi

Pek çok İslam alimi büyünün bozulması için önce 1 defa Felak suresinin okunmasının ardından da 1 defa şu kutsi cümlenin yüksek sesle söylenmesinin çok etkili olacağını buyurmuştur:

“Bismillahi la yeddirru maasmihi şeyun fil ardı ve la fis semai ve hüves semiul alim”

İslam tarihinde el yazması eserlerde önce Felak suresini okuyup ardından bu cümleyi okuyan ve bu sayede büyüden kurtulan onlarca insanın rivayeti bulunmaktadır.

Falcılık, Bâtıl inanç ve Hurafeler

Falcılık, Bâtıl inanç ve Hurafeler

Sual: Fal günah mıdır? Falcılık ve büyücülük aynı şey midir?
CEVAP
Yıldız falı, kahve falı, el falı gibi her çeşit fal hurafedir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Falcının, büyücünün söylediklerine inanan, Kur’an-ı kerime inanmamış olur.) [Taberani]

(Fal baktıran, falcıya inanmasa bile, kırk gün namazı kabul olmaz.) [Müslim]

Cincilere ve büyücülerin, söylediklerine, yaptıklarına inanmak, bazen doğru çıksa bile, Allah’tan başkasının her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfürdür. Büyü öğrenmek de, öğretmek de haramdır. Müslümanları zarardan korumak için öğrenmek de haramdır. Hayırlı iş yapmak için de haram işlemek, büyü çözmek için büyü yapmak da caiz değildir. Büyü yaparken, küfre sebep olan bir şey yapmak küfürdür. Böyle olmazsa, büyük günahtır. Hadis-i şerifte (Büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir) buyuruldu. (Bezzar)

Burçlara göre fal açmak da hurafedir. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar burç sayısı kadar yani 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Siftah olarak alınan parayı çeneye sürmek, güvercine kağıt çektirmek, misafir giden evi 3 gün süpürmemek, salı günü yola çıkmamak, sabunu elden ele vermemek, kötü bir şey söylendiği vakit eliyle bir yere tıklayarak şeytan kulağına kurşun demek, cenazede küreği birinin eline vermeyip yere atmak, lohusa kadının kırkı çıkıncaya kadar, dışarı çıkmaması, yanında birinin bulunması, hatta yanına bir süpürge olsun koymalı demek, kırkı çıkmamış iki çocuğu birbirinin yanına getirmemek bâtıl inançtır.

Hıdrellezi, Nevruzu, Noeli kutlamak, dert ve dilek için yatırlarda bulunan ağaçlara çaput bağlamak, türbelere mum dikmek, cenazeyi yüksek sesle tekbirle veya marşla götürmek, matem işaretleri taşımak, çelenk götürmek caiz değildir.

Bid’at olmayanlar
Bid’at ehli, aşağıdakileri de hurafe saymışsa da yanlış söyledikleri çeşitli kitaplarda yazılıdır:

Kur’an ve hadiste olmayıp da, icma veya kıyası fukaha ile meydana gelen hükümler bid’at değildir.

İki bayram arasında nikah yapmak caizdir. Peygamber efendimiz, Cuma gününe rastlayan bir bayram günü, namazdan sonra, nikah yapması istenince, (İki bayram arası nikah olmaz) buyurdu. Yani vakit dar, bayramlaştıktan sonra tekrar Cuma namazı için mescide geleceğiz demek istemiştir.

Nazar için kurşun dökmek, nazar boncuğu takmak, tarlaya at kafası takmak bid’at değildir. Bunlara bakılınca, gözlerdeki şua ilk defa oraya gider ve nazar önlenir. (Hindiye)

Ölü işittiği için, ölüye telkin vermek sünnettir.
Devir ve iskat bid’at değildir.
Definden sonra, mezarlıkta, cenaze sahiplerine taziyede bulunmak bid’at değildir.

Peygamber efendimizin âdet olarak yaptığı şeyleri yapmamak [mesela entari giymemek] yahut da yapmadığı şeyleri yapmak, [mesela çatal kaşık kullanmak] bid’at değildir.

Ölmüş evliyaya adak yapmak, yani mübarek bir zatı vesile edip, Allahü teâlâya yalvarmak caizdir. Mesela (Hastam iyi olursa, sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine olmak üzere, Allah için, adak olarak bir koyun keseceğim) demek. Burada, Allahü teâlâ için kesilen adağın sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine bağışlanıyor, onun şefaati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifa veriyor kazayı, belayı gideriyor. Koyunu mezar başında kesmek haramdır. Puta tapanların, put yanında kesmelerine benzememeli. Türbenin avlusu genişse, bir kenarda kesilebilir.

İşleri, Allahü teâlânın yaptığına inanarak, türbelerdeki evliyadan yardım istemek, onların hürmetine dua etmek de bid’at değildir. Hazret-i Mevlana, (Ben ölünce, beni düşünün, imdadınıza yetişirim) buyurdu. Deylemi’nin bildirdiği (Kabirdekiler olmasa, yeryüzündekiler yanardı) hadis-i şerifi de, Allahü teâlânın izni ile, ölülerin dirilere yardım ettiğini göstermektedir.

Fal ve din istismarı 
Kabataş parkında çoluk çocuk oturuyorduk. Esmer bir kız, yanımıza yaklaşıp, (Şu gözlüğümü bir takayım, falınıza öyle bakayım. Neyse halın, çıksın falın) dedi. Ben de, başımdan savmak için, (Biz fala mala inanmayız) dedim. Hemen, (İyi ama beyim, “Fala inanma, falsız da kalma” dememişler mi? Sen yine inanma. Falına bakar, karamsarlıktan kurtulursun, rahata kavuşursun) dedi. Falcıyı uygun şekilde uzaklaştırdıktan sonra, Peygamber efendimizin, (Falcının söylediklerine inanan, Kur’an-ı kerime inanmamış olur) buyurduğunu oradakilere söyledim. Benim hadis-i şeriften bahsettiğimi gören, bid’at sakallı bir genç, yanıma yaklaşarak, (Amca, duamı almak istemez misin?) dedi. Onun ne demek istediğini anlayamadım. Elimdeki galetayı ona verip, (Dua edersen et, bana niye soruyorsun?) dedim. Eli ile para işareti yaptı. Sonra anladım ki, (Para ver, sana dua edeyim) demek istiyormuş. Halbuki dini alet etmek doğru değildir. Çünkü Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselama, (Sakın ola ki, neslin dini geçim vasıtası yapmasın, din ile dünya menfaatini talep edenlere yazıklar olsun!) buyurmuştur.

Kabir fareleri
Kabataş’a gelmeden önce de, Beşiktaş’a uğramıştım. Mezarlığın yanından geçerken bir Fatiha okuyayım, dedim. Hemen yanıma bir genç gelip dedi ki:
– Amca hazır hatim var.
– Kaça satıyorsun?
– Amca Kur’an satılır mı, satılsa ona değer biçilir mi?
– İyi ama sana ne vereceğiz?
– Gönlünden ne koparsa…
– Sen hâfız mısın?
– Elbette amca.
Cebimden çıkardığım Tebareke cüzünü gösterip sordum:
– Şunu bir okur musun?
– Amca, hâfız olan hoca efendidir. Hatmi de o hazırladı. Ben sadece vazifeliyim.
– Hatimlerin parasını hoca efendi ile müşterek mi paylaşıyorsunuz?
– Hayır, ben aldıklarımın hepsini veriyorum. O da duruma göre az çok veriyor.
– Hoca efendi para ile Kur’an okumanın caiz olmadığını bilmiyor mu?
– Bilmez olur mu hiç?
– Biliyor da niye hatim sattırıyor?
– Amca biz hatim satmıyoruz. Hediye ediyoruz. Para veren olursa alıyoruz.
– Delikanlı müftiyüssekaleyn diye birini duydun mu? Sen şu hoca efendinin adını söyler misin?
Genç, söylediğim kelimeyi anlamadı galiba. Müftü müfettişi mi ne zannetti.
– Hoca efendi öldü, sağlığında verdiği hatimleri bağışlıyorum.
– Anlaşıldı. Bak sağlığın yerinde, alnının teri ile kazansan olmaz mı?
– Olur, bundan sonra öyle yaparım, diyerek uzaklaştı.

Dini alet etmek
Malını müşteriye gösterirken, tüccarın Allah demesi, Kelime-i tevhid okuması günahtır. Bunları para kazanmaya alet etmek olur. Müşteri çekmek için dükkanına dini levhalar asmak da, dini ticarete alet etmek olur.

Gerek şahsi, gerek siyasi menfaat veya nüfuz sağlama işine din istismarı denir ki, bunun dinimizdeki adı riyadır. Koltuk kapmak, alkış toplamak, bir grup insanı peşine takmak, herhangi bir menfaat gibi Allah rızasından başka niyetlerle yapılan her iş riya olur. Riya çok büyük günahtır. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: İyi bil ki, riya haramdır. Peygamber efendimiz, (Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden, gösteriş yapan, sözleri baldan tatlı kimseler çıkar. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur) buyurdu. (Tirmizi)

Din alet edilerek elde edilen mala şair lanet ederek der ki:
Lanet ola ol male [makama, şöhrete] ki,
tahsiline anın ya din ola, ya ırz, ya namus ola alet.

Sual: Halk arasında, bir hanım ölünce, saçları göğsünü örtecek uzunlukta olmalıdır diye bir inanış var. Bu doğru mu?
CEVAP
Doğru değildir, aslı yoktur.

Sual: Kulak çınlaması kötüye alamet midir? Çınlayınca okunacak dua var mı?
CEVAP
Kulak çınlaması kötüye alamet değildir. Çok kimsenin kulağı çınlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kulağı çınlayan beni hatırlasın, bana salevat-ı şerife getirsin. Sonra da “Beni hayırla anana Allah rahmet etsin!” desin!)[Müslim]

Sual: Göz seğirmesi kötüye mi alamettir?
CEVAP
Hayır.

Sual: Gözü seğiren, bir şey olacağına inansa, günah mıdır?
CEVAP
Hayır. Tefeül caizdir. [Hayra yormak]

Sual: Gazetelerdeki burç sayfalarını okumanın hükmü nedir?
CEVAP 
Caiz değildir.

Sual: İnsan karakterleri burçlara göre midir?
CEVAP
Halk arasında, zodyak (burçlar kuşağı) üzerinde yer alan 12 takım yıldıza “burçlar” adı verilir. Zodyak, gökyüzünde güneş ve başlıca gezegenlerin yolu üzerinde bulunduğu tasarlanan hayali bir kuşaktır. Burçlar kuşağı olarak da söylenir. Güneşin burçlara karşı olan durumunun değişmesi yüzünden, bugün burçlardan hiçbiri kendi adıyla anılan bölgede bulunmamaktadır. Bu yüzden 20. yüzyılda Güneş, 1 Ocak’ta Oğlak burcunda olmayıp Yay burcundadır. Bu yüzden de burçlarda doğanların belli bir karakter sahibi olduğu söylenemez. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Sual: Gece tırnak kesilmez diyorlar. Ne zaman kesmeli, tırnak kesmenin dinimizdeki yeri nedir?
CEVAP
Tırnak gece veya gündüz her zaman kesilebilir. Haftanın her günü kesilebilir. Cuma günü, cuma namazından sonra kesmek daha iyi olur.

Tırnağı uzun olanın rızkı meşakkat ile, sıkıntı ile hasıl olur. Hadis-i şerifte, (Cuma günü tırnağını kesen, bir hafta, beladan emin olur)buyuruldu. Cuma namazı için gusletmek, güzel koku sürünmek, yeni, temiz giyinmek, saç, tırnak kesmek sünnettir. Tırnakları Cuma namazından önce veya sonra kesmek sünnettir. Namazdan sonra kesmek efdaldır. (Dürr-ül-muhtar)

Hadis-i şerifte, (Cuma günü tırnak kesmek şifaya sebeptir)buyuruldu. (E.Şeyh)
Başka bir hadis-i şerifte, Peygamber efendimizin Cuma günü namaza gitmeden önce, tırnaklarını keserdi. Perşembe günü de tırnak kesmek caizdir. Kesilen tırnakları gömmek iyi olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Saç ve tırnağınızı toprağa gömün, büyücüler onlarla sihir yapmasın!) [Deylemi]

Sual: Bir dileğin kabul olması için, Mekke veya Medine’den getirilen bir miktar hamur, bir gece evde kaldıktan sonra, bir bardak un, şeker ve süt katılıyor. 10 gün bu hamurun yanında hacet namazı kılınıyor. Sonra bu hamur dörde bölünüyor. Bir parçası ile tatlı yapıp ev halkı yiyor. Diğer üç parçası komşulara veriliyor. Onlar da aynı şeyleri yaparak dilekte bulunuyor. Böyle bir şeyin dinimizde yeri var mıdır?
CEVAP
Bunların aslı yoktur, uydurma şeylerdir. Dilek için çeşitli dualar vardır. [Duanın önemi ve çeşitli dualar maddesine bakınız.]

Sual: Hocalar Yıldız nameye bakıyor, günah mıdır?
CEVAP
Yıldız name fal kitabıdır, bakmak ve inanmak haramdır büyük günahtır, küfre kadar götürür.

Sual: Yasin okunup düğümleniyor, kırk adet olunca kabre konuyor, böyle yapmak uygun mudur?
CEVAP
Uygun değil, bid’attir.

Sual: Bazı yatırlara para atılıyor. Mahzuru var mıdır?
CEVAP
Kabirlere para atmak, iplik bağlamak gibi şeyler dinimizde yoktur. Bunların hiç bir faydası olmadığı gibi, bid’at olduğu için de zararlıdır.

Sual: Makas gibi kesici aletler elden ele alınmaz deniyor. Alınırsa o iki kişi kavga eder deniyor. Makas hep kapalı durmalı deniyor. Açık durursa kefen biçer deniyor. Bunların aslı var mı?
CEVAP
Aslı yoktur, hurafedir.

Hurafelerin çıkışı
Sual: 
Araştırmalara göre, hurafeler, dini bilmeyen veya çok az bilen kimseler, özellikle de, kadınlar arasında çok yaygındır. Bu hurafeleri kimler, niye çıkarıyor?
CEVAP
Genelde bunları misyonerler çıkarıyor. Cahiller eliyle, bunları yaymaya çalışıyorlar. Bunların maksatları, Müslümanları kendi uydurdukları hurafelerle uğraştırmak ve itikatlarını sarsmaktır. (Medine’den gelen mektup), (Mekke’den gelen mesaj), (Rüyada görülen dua) gibi hurafeler çıkarıyorlar, sonra, (Bakın, Müslümanlar hurafelerle uğraşıyor) diyorlar. (Bu duayı 7 kişiye veya 13 kişiye gönderin, göndermezseniz başınıza şöyle bir bela gelir. Gönderen bir sürprizle karşılaşacaktır) gibi hurafeler internette dolaşmaktadır. Bu işlere alet olup da, misyonerlerin oyununa gelmemelidir.

Hıdırellez nedir?
Sual: 
Hıdırellez nedir? Kimi, (Hıdırellez bir âdettir, kutlamanın hiç mahzuru olmaz) derken, bazıları da, kâfirlerin kutsal günü diyor. S.Ebediyye’de ise, (Nevruz ve Hıdırellez günleri kâfirler arasında değerli sayılır) deniyor. Hıdırellez’i kutlamakta bir mahzur var mıdır?
CEVAP
Âdet demek yanlış olur. Müslümanlıkta, miladî aylar içinde mübarek gün ve gece yoktur. 6 Mayıs Hıdırellez günü Müslümanlıkla bağdaşmaz. Hazret-i Hızır’la Hazret-i İlyas’ın buluştuğu gün diye kutlanan bir hurafedir. Kutlamak günahtır. O gün birçok hurafeler yapılmaktadır.

Bebeğin banyo suyu
Sual: 
(Yeni doğan bebeğin ilk banyo suyunun toprağa dökülmesi gerekir) deniyor. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Öyle bir şey yoktur.Nübüvvet mührü demek
Sual: 
Yuvarlak mühür şeklinde elle yazılmış bir kelime-i tevhidi, nübüvvet mührü diye dağıtıyorlar. Bir de, yaptıkları o yazılı şekle bakan kimse için, (O sene içinde ölürse, imanla âhirete göçmüş olur) deniyor. Nübüvvet mührü diye bu yazıyı dağıtmak uygun mudur?
CEVAP
Öyle yazmaları da, dağıtmaları da uygun değildir. Çeşitli fitnelere sebep olabilir. Ayrıca itikadı düzgün değilse, dinin emrine uyulmuyorsa, kelime-i tevhide senede bir kere değil, bin kere de bakılsa, imanla ölüneceğini söylemek çok yanlış olur.

İmanla ölmek için nelerin yapılması gerektiğini dinimiz bildirmiştir. Böyle yazılara itibar edilmemelidir.

Cin çağırmak günah mıdır, cinlerle temas kurulabilir mi? Cinler, başka şehirdeki bir kimsenin o an ne yaptığını, neler konuştuğu ve bir müddet önce neler söylediğini bilirler mi?..

 Paylaş Facebook’ta PaylaşTwitter’da PaylaşLinkedin’dePaylaşPinterest’te PaylaşWhatsup’da PaylaşSoru Detayı- Niyet kötü şeyler yaptırmak değil, bilinmeyen ve bilinmek istenen bazı şeyler sormak olsa da günah mıdır? – Çağırdıktan sonra o cin ya da cinler geri gönderme işleminden sonra tekrar çağırma işlemi yapmadan gelebilirler mi? – Cinler insana istediği şeyi düşündürebilirler mi; mesela, odadan çık su iç, gibi şeyler düşündürebilirler mi?

g_doğan tarafından Sa, 13/03/2007 – 10:26 tarihinde gönderildiCevap

Değerli kardeşimiz,

Cin çağırmak, onlarla temas kurmaya çalışmak günah değildir, ancak kötü amaçlı bunu yapmaya çalışmak doğru değildir.

Cinlerin ve bütün mevcudatın üstünde halife olarak gönderilen insan, mahiyet ve yaradılış özelliğinin yanı sıra, zeka, akıl, hafıza, muhakeme ve ibadet bakımından cinlere nazaran üstündür. Semavi bir dinden ders almayan bazı cinler, şeytandan aldıkları ders ile karakter itibariyle insanların bu üstünlüğünü kabul etmezler; onları kıskanırlar.

Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de,

“Şüphesiz biz insanı ahsen-i takvimde yarattık.” (Tin, 95/4)

buyurmakla, insanın sadece cinlerden değil, bütün varlıklardan daha üstün olduğunu bildiriyor.

Cinler, insanların üstünlüğünü tanımadıkları gibi, onları güç durumda bırakır ve kendilerine muhtaç olmaları için ellerinden geleni yaparlar. Cinlerin mahiyetini ve yapılarını bilmeyenler, cinlerden medet umarlar. Cinci ve üfürükçüler, bu safdilleri ve bilgisizliği iyi değerlendirirler.

Cinlerin mahiyetini, yapılarını ve bünyelerini bilmeyen kişiler, bazen onları gözlerinde çok büyütürler. Yani cinleri her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, üstün kabiliyetli, insanların fevkinde görürler veya gösterirler. Bu tamamen bir hezeyandır.

Cinlerle temas kurulabilir mi?

Kur’an-ı Kerim’de, cinlerin ve şeytanların celp edilip hizmet ettirilebileceğine dair işaretler var. Nitekim bu konuya en canlı misal Kur’an-ı Kerim’de kıssası anlatılan Hz. Süleyman (as)’dır. Bu konuda İslam alimleri çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu konuda Risale-i Nur Külliyatı’ndan Yirminci Söz’de özetle şu hususlara yer verilmektedir:

“Hazret-i Süleyman’ın, cin ve şeytanları ve habis ruhları teshir edip, şerlerini men ve faydalı işlerde istihdam etmesini ifade eden şu âyetler:

“Asi olan şeytanları ise zincirlerle bağlı olarak ona boyun eğdirdik…”(Sad, 38/38)

“Denize dalarak onun için cevherler çıkaran ve başka işler de gören şeytanları yine onun emrine verdik.”(Enbiya, 21/82)

âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, şuurlu olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk’ın emirlerine itaat eden bir kuluna, onları hizmetkar etmiştir.”

Bir takım yolları ve usulleri olmakla beraber cinlerle irtibat kurma, mürşit ve rehber ister ve o işin ehli olmayı gerektirir. Usul, prensip ve rehber olmazsa, hata ve yanlışlıklar yapıp paçayı kaptırma ihtimali de vardır. Bu tür şeylerle meşgul olanların gözleri mana alemine açık değil ve kendileri ayaklarını basacakları yeri bilemiyorlarsa, o zaman habis ruhların saldırısına uğrarlar; onların hakimiyeti altına girerler ve onların oyuncakları olurlar. Neticede cinler, böyle kimseleri bazen gurur ve kibre sevk eder, okşayıp şımartır; yeri, zamanı gelince de korkutup tehdit ederek tesirleri altına alırlar ve kendi hesaplarına konuşturup, iş yaptırırlar.

Nitekim, 20. Asırda Hindistan’da Gulam Ahmed Kadıyanî, böylesi habis ruhların kurbanı olmuştur. Hint Yogizmine karşı Fakirizm yolunda İslam adına mücadele etmek istemiş, fakat habis ruhların saldırısına uğrayıp, oyuncakları haline gelmiş… Habis ruhlar, önce kendisine müceddid olduğunu kabul ettirmişler; sonra da Mehdiliğine, ardından da İsa-Mesih olduğuna inandırmışlardır. En sonunda da, -haşa- “Allah bana hulûl etti ve bende göründü.” demeye kadar gitmiştir. Habis ruhlar, habis olanlarla çabuk kontak kurar ve cinnete kadar götürebilirler.

Bu sebeple, böyle bir şeyin varlığı söz konusu ve ehil kişilerce temas kurulup, bazı işler yaptırılabilirse de, eğlenceli bir iş olarak görülmeye ve ehliyetsizce meşgul olunmaya tahammülü yoktur.

Cinler insanları çarpabilir mi?

Cin çarpması, toplumda oldukça yaygın olan bir anlayıştır. Hemen herkesin, cin çarpmasıyla ilgili anlatacağı birden fazla olay vardır. Ancak, bu sadece bizde değil, hemen bütün toplumlarda böyledir.

Şibli, cinlerin insan bedenine girip zarar verebileceğine, aralarında Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin de bulunduğu Ehl-i Sünnet alimlerinin inandıklarını, makalelerinde bunu açıkladıklarını ve Bakara suresinde bulunan ve faiz yiyenlerin durumunu bildiren ayette;

“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer deliden başka bir halde (kabirlerinden) kalkamazlar.”(Şiblî, Cinlerin Esrarı, s. 258)

buyurulmasını buna delil gösterdiklerini kaydetmektedir. Ahmet b. Hanbel’in oğlu Abdullah kendisine “Bazı kimseler, cinin insan bedenine giremeyeceğini söylüyorlar. Sizin bu konuda ne dersiniz?” diye sorduğunda, Ahmet b. Hanbel, “Onlar yalan söylemişlerdir.” diye cevap vermiştir.(Şibli, age., s. 256-257)

Cinlerin insanlara “hangi şartlarda zarar verebileceği” konusunda şunlar söylenebilir:

“Cinler, ehl-i imana, daha çok cünüplük ve hayız-nifas hallerinde; abdestsiz, namazsız hayat sürenlere de yine bu hallerde musallat olup, onları değişik şekilde ve değişik seviyede baştan çıkarabilirler. İşlenen her bir günah, şeytan ve habis cinlere açılan bir kapı ve pencere durumundadır. Bilhassa hassas tipler, bozuk ruhlular, duadan ve dualıların atmosferinden uzak lâubali hayat yaşayanlar, çabuk cinlerin tesirine girerler.” 

“Tabii ki, cinlerin hayat sınırlarını ve hukuklarını ihlal ve besmele çekmeden evlerini ve yurtlarını işgal de cinlerden zarar görmede mühim faktörlerdir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v), bize pis yerlere girerken dua etmemizi öğretiyor ve onların bulundukları mezbelelik, çöplük, hamam, otluk, hela ve hatta kabirlerde namaz kılmamızı yasaklıyor. Evet Efendimiz, helaya girerken, “Allahümme innî eûzü bike mine’l-hubsi ve’l-habais” dememizi öğretiyor, hayatımızın her safhasında dualı olmamızı, bu kabil zararlı oklara hedef olmaktan korunmamızı temin edecek bir kale ve kalkan sayılabilecek temiz muhitlerde bulunmamızı, temiz insanlarla düşüp kalkmamızı, dualarla bir atmosfer oluşturmamızı ve ibadetle korunmamızı emrediyor.”

“Öyleyse, cinlerin her türlü kötülüğünden emin olmak isteyen, her şeyden önce günahlardan şiddetle kaçınarak, onların girecekleri delikleri kapamalıdır.”

سْمِ اللهِ، اَلْحَمْدُ ِللهِ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى رَسُولِ اللهِ وَبَعْدُHayızlı Kadın Kur’an’ı Ele Alarak Okuması Haramdır!!!

سْمِ اللهِ، اَلْحَمْدُ ِللهِ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى رَسُولِ اللهِ وَبَعْدُ

Hayızlı Kadın Kur’an’ı Ele Alarak Okuması Haramdır!!!

(1) Hâkim bin Hizam (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) beni Yemen’e gönderdiğinde:

‘Kur’an’a abdestli olmanın dışında sakın el sürme!’ buyurdu.”

Tabarani Mucemu’l-Kebir 3135, Darekutni 1/122, 6

(2) Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

‘Kur’an’a sadece abdestliler el sürebilir!’ buyurmuştur.”

Tabarani Mucemu’l-Kebir 13217 ve Mucemu’s-Sagir 1/89, Darekutni 1/121, 3, Beyhaki 1/88

(3) Osman bin Ebi’l-As (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

‘…Kur’an’a abdestli olmanın dışında sakın el sürme!’ buyurdu.”

Tabarani Mucemu’l-Kebir 8336, İbni Ebi Davud el-Mesahif 5/12

(4) Amr bin Hazm (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Yemen ehline helal ve haramları bildiren bir mektup yazdı. O mektubun içinde, Kur’an’a sadece abdestliler el sürebilir, hükmü de yazılıydı.”

Darekutni 1/122, 4/121, 1, Beyhaki 4/89, İbni Hibban 6559 ve El-Mevarid 793, Hâkim 1/395

Yukarda ki hadisleri allâme Muhammed Nâsıruddin el-Albânî (Rahmetullahi Aleyh) mükemmel bir şekilde tahric etmiş, sonra da özet olarak şöyle demiştir:

“Bu hadisin sahihliğinde gönül mutmaindir. Özellikle sünnet İmamı Ahmed bin Hanbel (Rahmetullahi Aleyh) ve arkadaşı İmam İshak bin Rahuveyh (Rahmetullahi Aleyh) bu hadisleri hüccet kabul edip sahihlemişlerdir.”

Albâni İrva 1/158, 159

İbnu’l-Münzir (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

“İshak bin Rahuveyh (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

‘Kur’an’ı sadece abdestlinin okumasının sebebi, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in:

‘Kur’an’a sadece abdestliler el sürebilir!’ hadisinin sahih olduğu içindir.

Dolayısıyla Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ve sahabelerin fiili de aynen böyledir. Aynı sebepten Ahmed bin Hanbel (Rahmetullahi Aleyh)’de abdestsiz bir kimsenin Kur’an’a dokunmasını çirkin görmüştür!”

İbnu’l-Münzir el-Evsad 2/101, 102

Kur’an’a Abdestsiz El Sürmeme İle İlgili Sahabe Sözleri

1) Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle demiştir:

“Mushaf’a (Kur’an’a) sadece abdestli kimse el sürebilir!”

İbnu’l-Münzir el-Evsad 2/101, Beyhaki 1/90, 91

2) Abdurrahman bin Yezit şöyle dedi:

“Biz bir ihtiyaçtan dolayı Salman (Radiyallahu Anh) ile beraberdik kazayı haceti (tuvalet ihtiyacı) için gitti sonra döndü.

Biz ona:

−Ey Abdullah’ın babası, abdest alsan! Çünkü sana Kur’an’dan ayetler sorabiliriz, dedik.

Selman (Radiyallahu Anh):

−Siz bana sorunuzu sorun! Ben Kur’an’a (abdestsiz) el sürmem! Ona sadece abdestliler el sürebilir! dedi.

Sonra biz ona ayetler sorduk, o da bize abdest almadan (ezberinden) okudu.”

İbni Ebi Şeybe 1/126, Beyhaki 1/88

3) Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anh)’ın oğlu Mus’ab şöyle anlatıyor:

“Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anh)’a Mushaf’ı (Kur’an’ı) tutuyordum, derken bir ara kaşındım.

Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anh) ana:

−Her halde zekerine (cinsel organına) el sürdün dedi.

Ben de:

−Evet, dedim.

Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anh) bana:

−Kalk abdest al! dedi. Kalkıp abdest aldım ve yerime döndüm.”

Malik 1/42, 59, Beyhaki 1/88

Şeyh Muhammed Nâsıruddin el-Albânî (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

“Metnin ve anlamını verdiğim hadislerden anlaşıldığı gibi, yukarda isimlerini verdiğim sahabelerin sözlerinden de Kur’an’ı ele alarak abdestsiz okumanın yasaklandığı anlaşılmaktadır.”

Bu Mesele İle İlgili Selef İmamları ve Fakihlerin Görüşleri

İbnu’l-Münzir (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demektedir:

“Kur’an’a yalnız abdestliler el sürer hükmü; İbni Ömer, Selman, Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anhum), Hasanu’l-Basri, Âtâ, Tavus, Şa’bî, Kasım, İbni Muhammed (Rahmetullahi Aleyh) vb. selef imamlarından rivayet edilmiştir. Bu görüş aynı zamanda İmam Malik, İmam Şafii (Rahmetullahi Aleyh) ve ehli reyin görüşüdür.”

İbnu’l-Münzir el-Evsad 2/101, İbni Kudame el-Mu’ni 1/137

İmam Ahmed ve İmam İshak (Rahmetullahi Aleyh):

“Mushaf’tan (Kur’an’dan) sadece abdestli kimseler okuyabilir! dediler.”

İbnu’l-Münzir 2/102

İmam İshak (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demektedir:

“İmam Ahmed bin Hanbel (Rahmetullahi Aleyh)’e Bir şahıs:

−Abdestsiz Kur’an okunur mu? dedi.

İmam Ahmed bin Hanbel (Rahmetullahi Aleyh):

−Evet, ancak abdest alınmadığı müddetçe Mushaf’tan (Kur’an’dan) okunamaz! dedi.”

Albani İrva 1/161

Şeyhü’l-İslam ibni Teymiye (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demektedir:

“İmam İshak bin Rahuveyh (Rahmetullahi Aleyh) dedi ki:

‘Kur’an’ı, ele alarak sadece abdestli kişinin okumasının sebebi, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in:

‘Kur’an’a sadece abdestliler el sürebilir!’ buyruğunun sahih olduğu ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabının fiili de böyle olduğu içindir.”

Mushaf (Kur’an) kendisine sadece abdestlilerin dokunmasıyla hususiyet elde etmiş bir kitaptır! Sahabelerden Sa’d, Selman, Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhum), selefin geneli, haleften dört imam ile fakihlerin fetvası ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sünneti Amr bin Hazm’a yazdığı mektupta olduğu gibi bu hükümdedir!

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in o mektubu yazdığında şüphe yoktur. Buna Vakıa Suresi 79. ayet delalet etmektedir.

Âlimlerin geneli, dört imam ve diğer ilim sahibi kimselerin ifade ettiği gibi, cünüp kimseler de Kur’an’ı okuyamaz! Bu hususa sünnet de delildir!”

Şeyhü’l-İslam İbni Teymiye Fetâva 17/12

Şeyhü’l-İslam (Rahmetullahi Aleyh) Mushaf’a (Kur’an’a) abdestsiz dokunmak caiz midir? diye kendisine sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Amr bin Hazm’a yazdığı mektupta:

‘Kur’an’a sadece abdestliler el sürebilir!’ buyruğuna ve dört imamın mezhebine göre Mushaf’a (Kur’an’a) sadece abdestliler el sürebilir!

İmam Ahmed bin Hanbel (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

‘Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Amr bin Hazm’a yazdığı bu mektupta şüphe yoktur!’ Kur’an’a sadece abdestlinin el süreceği, sahabeden Selman, Abdullah bin Ömer, Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anhum) ve diğerlerinin görüşüdür. Diğer yönden bu meselede isimleri geçen sahabelere muhalefet eden bir sahabe de bilinmemektedir!”

Şeyhü’l-İslam İbni Teymiye Fetâva 21/266

Şeyhülislam İbni Teymiye (Rahmetullahi Aleyh) bu zikredilen ifadelerine anlamca yakın kanaatlerini değerli kitabı Fetâvâ’nın birçok yerinde zikretmektedir.

Şeyhü’l-İslam İbni Teymiye Fetâva 21/270, 288

Bu risalenin başından beri ifade edilen, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in değişik tariklerden gelen hadisi; sahabelerin âsarı; selef ve halef imamlarının fetvalarıyla abdestsiz kişinin Mushaf’ı (Kur’an’ı) eline alarak okumasının nehy edildiği dolayısıyla caiz olmadığı hükmü ortaya çıkmıştır.

Kur’an’ın Abdestsiz Olarak Ele Alınmadan Ezbere Okunması

Abdestsiz bir kimsenin Mushaf’ı eline almadan ezbere okumasının caizliği ise, zikri geçen delillerden anlaşılacağı gibi, aşağıda gelecek delilden de anlaşılacaktır. Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) teyzesi mü’minlerin annesi Meymune (Radiyallahu Anha)’nın yanında bir gece kalmıştır.

Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

“Ben başımı yastığın enine koyup uzandım, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile ehli yastığın boyuna başlarını koyup uzandılar. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) uyudu. Sonra gece yarısı olduğunda yahut biraz evvel veya biraz gece yarısını geçince uyandı. Uykuyu sanki yüzünden gidermek için eliyle yüzünü silmeye başladı. Ondan sonra Âl-i İmran Suresinin son on ayetini okudu. Sonra kalkıp asılı duran küçük bir kırbaya (su kabına) uzandı. Oradan güzelce bir abdest aldı. Sonra namaza durdu…”

Malik 1/121/11, Buhari 183, Müslim 763/182

Bazı İtirazlar ve Cevaplar

Abdestsiz bir kişinin, Mushaf’ı (Kur’an’ı) eline alarak okumasının nehyine bazı itirazlar söz konusudur. Bu itirazların sahibi kimseler, mezkûr itirazlarına birkaç delil ileri sürmektedirler.

Birincisi:

Aişe (Radiyallahu Anha) hadisidir. Aişe (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:

“Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her hali üzere Allah’ı zikrederdi.”

Müslim 373/117

Bu hadisten abdestsiz olarak Kur’an’ı ele alarak okunacağı hükmünü çıkarmak, hadisten hüküm çıkarma yönlerinin en batılı ve kabulü gayrı kabil bir durumdur. Sebebi ise, hadiste de geldiği gibi Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her halinde Allah’ı zikrederdi demek, o her halinde Kur’an okuyordu yahut Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) abdestsiz Mushaf’ı eline alarak okuyordu demek değildir!

Mezkur hadisin bizce işaret ettiği mana, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her halinde Rabb’ini tazim, tahmid ve tesbih ederek O’na kulluk ediyordu demektir. Mesela otururken veya kalkarken Allah-u Teâlâ’nın adını anması, girerken çıkarken, yerken içerken O’nun ismini zikrederek kalkması, ihtiyacını gidermeye giderken Allah’ın ismini anarak şeytandan O’na sığınması, ihtiyacını giderdikten sonra çıkarken O’nu zikrederek O’ndan bağışlanma dilemesi vb. zikirlerle dualar Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in günlük yaptığı mutad amelleri idi.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in her halinde Allah’ı nasıl zikrettiğini iyice anlamak için “Dua ve Zikir” le ilgili yazılmış kitaplara şöyle bir bakmak yeterlidir. Hal böyle iken Aişe (Radiyallahu Anha)’nın rivayet ettiği bu hadisle Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in her halinde abdestsiz Kur’an’ı eline alarak okuduğu hükmü çıkartılmak isteniyorsa bu aşağıda gelecek sebeplerden dolayı doğru değildir!

1) Aişe (Radiyallahu Anha)’nın rivayet ettiği mezkur hadise dikkatle baktığımızda onda Kur’an okumakla ilgili bir şeyden bahsedilmediğini görürüz. Bu hadis yukarda da belirttiğim gibi Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Rabb’ini zikrederek gününü nasıl değerlendirdiğini açıklamaktadır.

2) Kur’an ve hadislerden anlaşıldığı gibi Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmi olup okuma yazma bilmeyen bir kişi idi. Bu sebeple Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in abdestli yahut abdestsizliği bir tarafa Kur’an’ı eline alarak okuduğunu yukarıdaki Aişe (Radiyallahu Anha) hadisinden çıkarmak mümkün değildir!

Aişe (Radiyallahu Anha)’nın bu hadisinden mezkur manayı çıkaran kimselerin, nasları anlama ve onlardan layıkı veçhiyle istifade etme derecelerini, okuyucunun takdirine bırakıyorum.

3) Eğer, Aişe (Radiyallahu Anha) hadisinde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in her hali üzere Allah’ı zikrettiği söyleniyor Kur’an okumak da bir zikirdir dolayısıyla bu hadisten abdestsiz Kur’an okumak hükmü çıkar denmek isteniyorsa, buna iki cihetle cevap verilebilir:

a) Bu kıyastır! Kıyasın en batılını yapanların yanında dahi nassın olduğu yerde kıyas yoktur! Onlar usul kitaplarında “Nas geldiğinde kıyas batıl olur” kaidesi üzere adeta icma etmişlerdir. Dolayısıyla bu yazının başında dört değişik sahabeden rivayet edilen Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in:

‘Kur’an’a sadece abdestliler el sürebilir!’ hadisi burada nasdır, kıyas yapılamaz!

b) Yukarda belirttiğim gibi bu kıyastır. Kıyası reddeden ve onun şerî delillerden bir delil olduğunu inkar edenlerin böyle bir kıyası yapması ise, onların gerçek kimliğine delalet ediyor.

Kıyası reddedip inkar edenlerin imamı olarak bilinen İbni Hazm (Rahmetullahi Aleyh) kıyası reddettiği halde hakkında kesin nas varken nifas kanını hayız kanına kıyaslayıp:

“O, yedi günden fazla değildir” demesi yukarıdaki kıyastan farklı değildir. Oysa nifas kanı hakkında Ümmü Seleme (Radiyallahu Anha)’dan “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in zamanında nifaslı kadın kırk gün namazsız otururdu…” Hadisi sahih ve sabit olarak nasdır.

İbni Mace 648, Ebu Davud 311, Darimi 1/229, Darekutni 1/221, 222, Ebu Yağla 7023, Ahmed 6/300-303, Albâni el-İrva 201

Bu sözümüzü teyit etmek için, asrımızın hadisçilerinden olan merhum Ahmed Şakir’in Tirmizi üzerine yaptığı şerhindeki ifadelerini burada nakletmek istiyorum:

“İbni Hazm Muhalla: 2/203’de nifas süresinin en çok yedi gün olacağını iddia etmiştir. Nifas kanını hayız kanına kıyaslamıştır, her ne kadar bunun kıyas olduğunu itiraf etmese de böyle yapmıştır. Hatta daha garip bir iddiada bulunarak nifas kanının hayız kanı olduğunu söylemiştir. İbni Hazm’ın söylediği bu ifadenin benzerini âlimlerden hiç kimseden bulamadık.

Tirmizi 1/258, Ahmed Şakir Ta’lik

c) Abdullah ibni Ömer ve Sevban (Radiyallahu Anhum)’un rivayet ettiği sahih bir hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Abdesti ancak mü’min muhafaza eder!”

İbni Ebi Şeybe 1/16, İbni Mace 277, Tabarani Mucemu’l-Kebir 6270, Beyhaki 1/457, Ahmed 22441, Albani İrva 412

d) Aşağıda gelecek hadisin sahibinin de aynı zat olduğu unutulmamalı! Muhacir bin Kunfuz (Radiyallahu Anh) Nebiye doğru geldi. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) küçük abdestini bozuyordu. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e selam verdi. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) abdest alıncaya kadar o kimsenin selamını iade etmedi.

Sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) özürlenerek:

“Ben abdestsizlik üzere iken Allah’ın adını zikretmeyi kerih gördüm!” buyurdu.

Ebu Davud 17, Nesei 37, Hâkim 592, İbni Hibban el-İhsan 803

İkincisi:

Muvatta’da rivayet edilen:

“Ömer (Radiyallahu Anh) Kur’an okuyan bir topluluğun içerisinde idi. Haceti (tuvalet ihtiyacı) için gitti, sonra döndü ve Kur’an’dan okudu.

Bir adam ona:

−Ey mü’minlerin emiri, abdestli olmadığın halde Kur’an okur musun? dedi.

Ömer (Radiyallahu Anh):

−Sana bu fetvayı veren kim, Müseyleme mi? dedi.”

Malik 1/200, Abdurrezzak 1318, İbni Ebi Şeybe 1/127

Bu eser birkaç yönden bu meselede delil olamaz:

1) Bu eserin senidi Munkatıdır yani kopuktur! Eseri bize nakleden Muhammed bin Sirîn, Ömer (Radiyallahu Anh)’ın zamanına yetişmemiştir! Ömer (Radiyallahu Anh) vefat ettikten sonra, Muhammed bin Sirîn doğmuştur.

Dolayısıyla Ömer (Radiyallahu Anh) ile İbni Sirîn arasında bir vasıta vardır, ancak burada ismi zikredilmemiştir! Bu ise, hadis ilminde o rivayeti yaralayıcı bir illettir! Bu sebeple Ömer (Radiyallahu Anh)’dan rivayet edilen bu eser zayıftır, delil olma yönünden hiçbir değeri yoktur!

2) Bu eserin senedi munkatı olmasa, aksine muttasıl yani birleşik, ravileri de sika olup sahih olsaydı, iki sebepten dolayı bu eser yine bu meselede delil olamazdı!

a) Ömer (Radiyallahu Anh)’ın ‘Sana bu fetvayı veren kim, Müseyleme mi?’ sözü, onun abdestsiz Kur’an okunabileceği hususundaki görüşüdür diye kabul etsek o takdirde bu görüş Fıkıh Usulündeki sahabe sözü ne zaman hüccettir kısmına girer. Bu usule baktığımız zaman sahabe sözünün hüccet olabilmesi için üç tane şart görüyoruz:

1) Sahabe sözü, her kes tarafından bilinip meşhur olacak.

2) Başka bir sahabe ona muhalefet etmemiş olacak.

3) Kitap ve Sahih Sünnetten bir nassa muhalif olmayacak.

Şimdi bu şartları dikkatle gözden geçirelim. Ömer (Radiyallahu Anh)’ın bu eseri birinci şarta uygurdur diyelim. İkinci şarta uygun değildir. Yukarda zikredildiği gibi birçok sahabeler ona bu meselede muhalefet etmiştir.

Özellikle de Ömer (Radiyallahu Anh)’ın kendi oğlu Abdullah:

“Mushaf’a sadece abdestli kimse el sürebilir!” diyerek babasına muhalefet etmiştir. Üçüncü şarta hiç uygun değildir. Çünkü bu yazının baş kısmında naklettiğim hadisler çok açık hiç tevile yer bırakmamaktadır.

b) Bu eserde Ömer (Radiyallahu Anh)’ın abdestini bozduktan sonra Kur’an’ı eline alarak okuduğuna dair en ufak bir işaret dahi bulunmamaktadır. Ömer (Radiyallahu Anh)’ın bu sözünü insafla okuduğumuz vakit Kur’an’ı abdestsiz olarak ezbere okunacağına delalet ettiğini görürüz. Kur’an’ı ele almadan abdestsiz ezbere okunabileceğini Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hadisi ile ifade etmiştik.

Üçüncüsü:

1) Ebu İyas Muaviye bin Kurre (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

“Ebu Musa el-Eşari (Radiyallahu Anh) abdestsiz Kur’an okuyordu.”

Abdurrezzak 1220

2) Said bin Cübeyr (Rahmetullahi Aleyh) dedi ki:

“Abdullah ibni Ömer ve Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhum)’u:

‘Biz, Kur’an cüzlerimizi abdest bozduktan sonra okuyoruz, suya el sürmeyiz!’ derken işittim.”

Abdurrezzak 1216, Beyhaki 424, İbni Ebi Şeybe 1/128/18

3) Alkame bin Kays (Rahmetullahi Aleyh):

“Selman’ın yanına girdik. O abdestsiz olduğu halde bize Kur’an okudu, dedi.”

Abdurrezzak 1224 Beyhaki 422, İbni Ebi Şeybe 1/128/18

4) Said bin Müseyyeb (Rahmetullahi Aleyh):

“Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) tuvalete çıkar sonra bize seri olarak bir sure okurdu, dedi.”

Abdurrezzak 1217, İbni Ebi Şeybe 1/128/18

Manasındaki sahabe sözleridir. Ömer (Radiyallahu Anh)’ın sözünde olduğu gibi, bu sözler de dikkatlice okunup insafla tetkik edildiğinde onların hiç birinde Kur’an’ın ele alınarak abdestsiz okunduğuna veya okunabileceğine en ufak bir işaret dahi bulunmamaktadır. Aksine isimleri zikredilen bu sahabelerin Mushaf’a abdestsiz el sürülmemesiyle ilgili fetvaları tevil götürmeyecek şekilde net ve açıktır.

Dördüncüsü:

Aişe (Radiyallahu Anha)’nın rivayet ettiği:

“…Hacıların yaptığı her şeyi yap, ancak temizlenene kadar Kabe’yi tavaf etme!..” Manasındaki hadistir.

Müslim 1211, Buhari 1556, Ebu Davud 1782, Nesei 1/55, İbni Mace 2962, Tayalisi 1413, Darimi 2/44, Ahmed 6/ 219

Aişe (Radiyallahu Anha) validemizin kıssasıyla ilgili rivayet edilen bu hadise dikkat edildiğinde O’nda da Kur’an’ı ele alarak okumakla alakalı hatta mutlak manada Kur’an okumayı ilgilendiren hiçbir ize rastlamak mümkün değildir! Hadiste zikredilen:

“…Hacıların yaptığı her şeyi yap, ancak temizlenene kadar Kabe’yi tavaf ekme!..” Manasında ki umumi ifadeyi bazı kimseler:

“İhtiyaç anında beyanın tehiri caiz değildir!” diyerek, alel ıtlak Kur’an okunacağına caizdir derse, başkaları da aynı usulü kullanarak bu hadisin umumundan; hayızlı kadının Safa ve Merve arasında sa’y etmesinin meşruluğu, haccını umreye çevirerek ihramdan çıkan hayızlı bir kadının kocasıyla birleşmesini vb. hükümleri çıkarabilir.

Bu durumdaki kişi, çünkü hadis:

“…Hacıların yaptığı her şeyi yap, ancak temizlenene kadar Kabe’yi tavaf ekme!..” Demektedir dese ve bu hadisle delil getirse, isabet etmiş olur mu?!

Mezkur sözün sahibi: Bu hadisin umumu, zikredilen fiilleri yasaklayan başka delillerle kayıtlanmıştır. Dolayısıyla hayızlı kadın, Safa ve Merve arasını sa’y edemez! O durumdaki kadın, haccını umreye çevirip ihramdan çıksa da hayızdan kurtulup yıkanıncaya kadar kocasıyla birleşemez der itiraz ederse, bu itiraz doğrudur. Ancak bu itirazın sahibi Aişe (Radiyallahu Anha) hadisinin umumunu, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sahih olarak rivayet edilen:

‘Kur’an’a abdestli olmanın dışında sakın el sürme!’ Hadisinin de kayıtlayabileceğini unutmamalıdır. Sonra hayızlı kadının Kur’an okumasını, sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelen alimlerden birçoğu yasaklamıştır!

Bunlardan bir kaçını burada zikretmekte bir beis görmüyorum:

1) Ebu Zubeyr dedi ki:

“Cabir (Radiyallahu Anh)’a hayız ve nifaslı kadın Kur’an’dan bir şey okuyabilir mi diye sordum?

Cabir (Radiyallahu Anh):

−‘Hayır!’ (okuyamaz) dedi.”

İbnu’l-Munzir Evsad 2/96-97, Beyhaki 1/309

2) Muhammed bin Sirîn:

“Hayızlı kadın Kur’an okuyamaz! dedi.”

İbni Ebi Şeybe 1/126

3) Amir eş-Şabi:

“Cünüp ve hayızlı Kur’an okuyamaz! dedi.”

İbni Ebi Şeybe 1/125

4) Ebu’l-Aliye:

“Hayızlı kadın Kur’an okuyamaz! dedi.”

İbni Ebi Şeybe 1/126

5) Ebu Vail:

“Cünüp ve hayızlı Kur’an okuyamaz! dedi.”

İbni Ebi Şeybe 1/125

6) İbni Cüreyc dedi ki:

Âtâ’ya:

“Hayızlı ve cünüp olan Kur’an’dan ne okuyabilir? dedim.

Âtâ:

−‘Hayızlı Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz! Cünüp ise sadece bir ayet kadar okuyabilir!’ dedi.”

Abdurrezzak 1303, İbnu’l-Munzir Evsad 2/97

7) Ma’mer dedi ki:

Zuhri’ye:

“Hayızlı kadın ve cünüp olan Allah’ı zikreder mi? dedim.

Zuhri:

−Evet dedi.

Ben:

−Kur’an okuyabilir mi? dedim.

Zuhri:

−Hayır! dedi.

Ma’mer devamla Hasanu’l-Basri ve Katâde:

‘Hayızlı kadın ve cünüp kimse Kur’an’dan bir şey okuyamaz! diyorlardı.”

Abdurrezzak 1302, İbnu’l-Munzir Evsad 2/96

8) İbrahim en-Nahaî, İbni Cubeyr vb. tabîn imamları:

“Hayızlı kadın Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz! dediler…”

İbnu’l-Munzir Evsad 2/97

9) Hayızlı kadının Kur’an okuması hususunda İmamı Şafii’den iki görüş nakledilmektedir:

a) Ebu Sevr, Şaffi’nin:

“Hayızlının okumasında bir beis yok!” dediğini nakletti.

b) Şafii’nin öğrencisi er-Rebi’ ise İmamın:

“Cünüp ve hayızlı Kur’an’dan bir şey okuyamaz!” dediğini nakletmektedir.”

İbnu’l-Munzir Evsad 2/97

İmam Nevevi bu ifadeye binaen Şerhu’l-Mühezzeb’de şöyle demektedir:

“Cünüp ve hayızlı kimsenin ister az olsun, ister çok olsun Kur’an’dan bir şey okuması haramdır!”

İbni Teymiye

10) İmam Ahmed hayızlının Kur’an okumasını kerih görüyordu!

İbnu’l-Munzir Evsad 2/97

11) Hayızlının Kur’an veya ondan az bir şey okumak hususunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bu hususta İmam Ahmed ve diğer imamların mezhebinde de durum aynıdır.

İbni Teymiye

12) Hayızlı kadına Kabe’yi tavaf etmek haram olduğu gibi, namaz kılmak, oruç tutmak, cinsel ilişki ve Kur’an’a el sürmesi, bütün âlimlerin yanında haramdır! Âlimlerin iki fetvalarından birine göre Kur’an okumasının hükmü de yine haramdır!

İbni Teymiye Mecmûu Feteva 26/176

13) Hayızlı kadına Kur’an okumayı haram eden kimseler mezkur fetva kendisinden meşhur olarak bilinen İmam Ahmed, İmam Ebu Hanife ve İmam Şafii’dir. Bu kimseler, hayız ve nifas halindeki kadına adet kanı kesilip yıkanmadan önce Kur’an okuması caiz midir, değil midir meselesinde üç görüş ileri sürmüşlerdir.

(a) Hayız ve nifastan kurtulan kadına yıkanıncaya kadar Kur’an okuması caiz değildir!

(b) Hayız ve nifastan kurtulan kadına Kur’an okuması caizdir.

(c) Hayızdan kurtulan kadına Kur’an okuması caiz değildir, nifastan kurtulana caizdir!”

İbni Teymiye Mecmûu Feteva 26/176, 177

14) Hayızlı kadının Kur’an okumasıyla ilgili Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den zayıf olarak rivayet edilen:

“Hayızlı ve cünüp kimse Kur’an’dan bir şey okuyamaz!..”

Tirmizi 131, İbni Mace 595

Manasındaki hadisin dışında bir şey sabit olmamıştır. Bu hadis imamların ittifakı ile zayıftır! Buna karşılık, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in zamanında kadınların adet gördüğü ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in onları Kur’an okumaktan men etmediği bilinmektedir.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in onları men etmediği de bilinmemektedir! Dolayısıyla Şeyhu’l-İslam İbni Teymiye’nin bu ifadesi bir delile dayanmamaktadır. Bu iddianın doğru olabilmesi için, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kendi zamanında kadınların hayız olduğunu bilip bu halde iken onların Kur’an okumasına izin verdiği veya sukut ettiği ile ilgili net bir delil getirmesi gerekirdi! Oysa burada zikrettiği delil, hayız ve nifas halindeki kadının zikir ve tesbihat yapabileceğine ruhsat veren bir delildir.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) o durumdaki kadınları zikir ve duadan da men etmemiştir. Aksine hayızlılara bayram günlerinde namazgaha çıkmalarını, Müslümanların tekbir getirmelerine iştirak ederek tekbir getirmelerini emretmiştir.

Şeyhu’l-İslam’ın burada kast ettiği hadis şöyledir.

Ümmi Atiyye (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ramazan ve Kurban bayramı günlerinde evlenmemiş kızları, hayızlı genç kadınları, perde ehli kadınları musallaya çıkarmamızı bize emrederdi. Hayızlı kadınlar namazdan uzak durur, hayır ve Müslümanların dualarını müşahede eder onlara iştirak ederler dedi.

Ben:

−Ya Rasulallah! Herhangi birimizin cilbabı olmayabiliyor? dedim.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

−‘Din kardeşi kendinin cilbabından birini ona giydirsin!’ buyurdu.”

Müslim 890/12

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayızlı kadına, Kabe’yi tavaf dışında hac ibadetlerini, telbiye yapmasını Müzdelife ve Mina’da gecelemesini emretmiştir.

Telbiye: “Lebbeyk Allahumme Lebbeyk, Lebbeyke La Şerike Leke Lebbeyk, İnne’l-Hamde Ve’nni’mete Lek, ve’l-Mülke Lâ Şerike Lek” tesbihatını söylemek demektir.

İbni Teymiye Mecmûu Feteva 21/459

Hayızlı kadının Kur’an okuması ve ona el sürmesiyle ilgili sahabe, tabiîn ve imamların sözlerini burada uzunca teker teker zikretmemin sebebi, bu meselede selef ve halef imamlarının ihtilaf ettiğini göstermekti. Görüldüğü gibi mesele ihtilaflı bir meseledir.

Hal böyle iken bazı kimselerin, hayızlı kadının Kur’an okumasını yasaklayan kişilere çala kalem:

“Hakkında kati kesin bir nass olmadığı halde abdestsiz ve aybaşı halinde kadına Kur’an okumayı yasaklamak Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram kılmadır ki bu da Rububiyet tevhidine münafidir…”

Şeklinde ağır tekfir edici sözler kullanması, ilmin kokusunu alan kimselere yakışmayan ifadelerdir.

Özellikle bu mesele yukarda ifade ettiğim gibi ihtilafi bir mesele ise, kişilerin sözlerine çok dikkat etmeleri gerekmektedir. Çünkü bu sözler iyice düşünüldüğü zaman, o sözlerin sahibine göre, isimlerini ve sözlerini naklettiğim kimseler hayızlı ve abdestsiz kimselerin Kur’an okumasını yasakladıkları için, Allah’ın helalllarını haram etmiş ve Rububiyet tevhidlerini bozmuş, Mekkeli müşriklerden daha aşağı seviyeye düşmüş olmaktadırlar.

Bu sözlerin sahibi o imamlar hakkında çok çirkin bir ithamda bulunmaktadır bilmiyorum farkındamıdır. Sahibinin kendi görüşlerinde taassubunu, başkalarının görüşlerine tahammülsüzlüğünü gösteren bu rezil ifadelere o insanlar müstahak değildir. Aksine onlar bu ümmet içerisinde faziletleri ve imametleri ikrar edilip kabul görmüş değerli kişilerdir. Yukarda belirtildiği gibi mesele ihtilaflı bir meseledir.

İhtilaflı meselelerde selefin metodu; Hatalı tarafın, hatasını en güzel bir üslup ile bildirip onu açıklamaktır. Hatalı kimseyi küfür, dalalet, nifak vb. imanı bozan şeylere nisbet etmek değildir. Hata işleyen kimseye, helâlı haram yaptı, Rububiyet tevhidi bozdu vb. ifadelerse, selefin değil, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in dili üzere cehennemin köpekleri haricilerin metodudur!

Sonra bu yazının sahibi mezkur yazıda:

“Hakkında kati bir nass olmadığı halde abdestsiz ve aybaşı halinde kadına Kur’an okumayı yasaklamak…” derken, Kur’an’ı ele almadan ezbere okumayı mı, kast ediyor, yoksa Kur’an abdestsiz olarak ele alınıp okunur demeyi mi kast ediyor bunu açık ve net olarak ifade etmiyor. Buna rağmen mezkur ifadeden iki manadan ikisi de anlaşılır.

1) Hayızlı ve abdestsiz kimse, Kur’an’ı eline almadan ezbere okuyabilir denmek isteniyorsa, bu hal üzere Kur’an okumaya karşı çıkan:

“Hayızlı kadın Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz!” diyen kimselerin isim ve sözlerini geçen sayfalarda zikrettim. Ancak bu meseleyle ilgili İbni Teymiye’nin sözleri hatırlanacak olursa, hayızlı kadının Kur’an’ı eline almadan ezberinden okuyabileceği görüşü ortaya çıkıyor, sahih olan görüşte budur.

2) Hayızlı ve abdestsiz kimseler Kur’an’ı eline alarak okuyabilir, denmek isteniyor ve bu mana kast ediliyorsa, bu sözlerin sahibine şu sözleri söylemek tabi hakkımız olmaktadır. Bu risalenin baş kısmında zikredildiği sahih hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

Kur’an’a sadece abdestliler el sürebilir!’ buyurmuştur.

Dolayısıyla bu hadis, Kur’an’ı ele alarak okumanın yasak oluşunda kati bir nasdır! Bu katî nassa muhalefet etmekse yazının sahibine göre Allah ve Rasulünün haramlarını helal etmektir! Bu da Rububiyet tevhidine münafidir ve onu bozmaktır! Buna rağmen biz, mezkur ifadelerin sahibine kati nassa muhalefet edip haramları helal etti dolayısıyla Rububiyet tevhidini bozdu demiyoruz! Çünkü bu basit bir harici mantığıdır!

Sonuç: Hiçbir Müslümanın abdestsiz olarak Kur’an’ı okumak için zorlatmaması gerekiyor! Çünkü eline alıpta okuyacağı kitap, Allah’ın Kelamıdır!!!

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Abdesti ancak mü’min muhafaza eder!”

İbni Ebi Şeybe 1/16, İbni Mace 277, Tabarani Mucemu’l-Kebir 6270, Beyhaki 1/457, Ahmed 22441, Albani İrva 412

[KITAPRESMI]

سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Göz değmesi Nazar, Sebepleri ve Belirtileri Nelerdir?

Yüce Allah (Celle Celaluhu) buyuruyor:
    O inkâr edenler Zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman, sanki seni gözleriyle (nazar edip) yıkacaklardı. (Kin ve kıskançlıklarından) hâlâ “kuşku yok o bir mecnundur” diyorlar. Gerçekte o (Kur’an), âlemler için ancak bir öğüttür. (Kalem – 51 – 52)

   Esedoğulları içinde baktığı bir şeye hemen nazarı dokunan keskin gözlü biri vardı. Develer bile onun keskin bakışına dayanamaz, hastalanıp derhal yere yıkılırdı. Kur’an okurken nazar edip Peygamberimizi de yere yıksın ve gülünç olsun diye müşrikler onu Mekke’ye dâvet ettiler. Bir gün Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Kur’an okurken, o keskin bakışlı kimse sürekli Peygamberimize baktığı halde, Rabbimizin özel koruması altında olan Peygamberimize bir zarar veremedi. İşte bu olay üzerine bu âyet-i kerîme geldi ve Yüce Allah durumu Peygamberimize haber verdi.

Göz değmesi (Nazar) gerçek midir?
   Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor:
   Göz değmesi (nazar) gerçektir. (Buhârî – Müslim – Ebû Dâvûd – İbni Mâce – Ahmed İbni Hanbel)
   Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor:
   Göz değmesi (nazar) insanı mezara ve deveyi kazana götürür. (Râmûz’ül- Ehâdis)

   Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor:
   Göz değmesi gerçektir. Eğer kaderi geçen bir şey olsaydı, göz değmesi geçerdi.(Müslim – Ahmed İbni Hanbel – Hâkim)

   İlk çağlardan beri insanların ilgisini çeken ve aralarında tartışma konusu olan göz değmesi, Asrı Saadet’te de gündeme gelince, Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Göz değmesi gerçektir” buyurarak, göz değmesinin hayâl ve hurâfe olmayıp gerçek olduğunu belirtmiş, “İnsanı mezara ve deveyi kazana götürür” buyurarak, tehlikeli boyutlarına işaret etmiş ve “Eğer kaderi geçen bir şey olsaydı, göz değmesi geçerdi” buyurarak, göz değmesinin kader sınırlarını zorlasa da Yüce Allah’ın takdirini geçemeyeceğini ve paniğe gerek olmadığını vurgulamıştır.

Göz değmesi nedir?
   İki kişi karşılıklı oturup birbirlerinin gözlerinin içine sürekli bakamazlar. Çünkü gözlerinden yayılan ışınlar (şualar), ikisinin de gözüne zarar verir, yani göz değmesi (nazar) olur.
   Aşırı duyarlı, içe kapanık, iri ve parlak gözlü olanların bakışı daha etkilidir. Bu tür kimseler iyi niyetle de olsa bir şeye gözlerini dikip dikkatlice baktıkları zaman, evlâtları bile olsa zarar görür, tabaklar, bardaklar çatlayıp kırılabilir ve elektronik cihazlar bozulabilir. Canlı ve cansız bütün varlıklar göz değmesinden etkilenmekle birlikte odak noktası olanlar daha fazla etkilendiğinden, dâmat ve gelinlerin göz değmesinden daha fazla sakınmaları gerekir. Çünkü yüzlerce dâvetlinin gözlerinden yayılan ışınların odak noktası olan gelinler ve dâmatlar, mutluluk hayâlleri kurarken, göz değmesinden kaynaklanan sorunlarla karşılaşabilir, kendilerini halsiz, hasta, bağlı ve büyülü sanıp hayâl kırıklığına uğrayabilirler.

   Dışarıda açık saçık gezen kızlar ve genç hanımlar, cinsel istekle bakan erkeklerin odak noktası olduklarından, sık sık nazar olur ve nazarın etkisiyle can sıkıntısından patlayacakmış gibi olurlar.

   Kırmızı renkli giysiler gözlerden yayılan ışınları daha fazla çektiğinden, özellikle gelinler ve yeni doğum yapan kadınlar kırmızı renkli giysilerden kaçınmalıdır. İster erkek, ister kız olsun küçük çocuklara da düz kırmızı giysiler giydirilmemeli ve çocukları severken MâşâAllah lâ kuvvete illâ billâh denilmelidir. Çünkü:
   Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor:
   Bir kimse hoşuna giden (güzel) bir şey gördüğü zaman “MâşâAllah lâ kuvvete illâ billâh” derse, ona (baktığı şeye) göz değmesi bir zarar vermez. (Menâvî)

Göz değmesinin belirtileri nelerdir?
   Aşırı sıkıntı, gönül darlığı, baş ağrısı, halsizlik, bıkkınlık, solunum güçlüğü, stres, karamsarlık ve dokununca patlayacakmış gibi sinirsel bunalım. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Göz değmesi gerçektir. İnsanı mezara götürür” buyurduğuna göre, göz değmesi olan kimse gerçekte hastadır, hem de ağır hastadır ama derdini kimseye anlatamaz. Hastaneye gitse, filmleri, tahlilleri temiz çıkar ve doktorlar onun derdinden anlamaz. Hoca işidir diye bakıcı ve cinci denilen sapıklara gitse, cin ve büyü hikâyeleri ile zavallının kafası daha da karışır ve cebindeki parasından da olur.

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor:
   Göz değmesinden Allah’a sığının. Çünkü göz değmesi gerçektir. (İbni Mâce – Hâkim)

   Ebû Said el-Hudrî radıyallahu anhü diyor ki: Resûlullah (s.a.v.) cinlerden ve göz değmesinden (çeşitli dualarla) Allah’a sığınırdı. Muavvizeteyn (Kul eûzü birabbil-Felâk ve Kul eûzü birabbin-Nâs) sûreleri gelince, bunlarla sığınmaya başladı ve diğer duaları bıraktı. (Tirmizî – İbni Mâce)

   Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
   Bir kimse evinde Fâtîha ile Âyet-el-kürsî’yi okursa, o gün o eve (ve ev halkına) göz değmez. (Deylemî)

   Kim her gün sabah-akşam “Fâtîha, Âyet-el-kürsî, İhlâs, Felâk ve Nâs” sûrelerini okursa, göz değmesi dâhil her çeşit kötülüklerden korunmuş olur.

Medyum ve falcılara inanılır mı?

medyum, falcı, cinci ve üfürükçü adıyla toplumumuzda rol üstlenen kişilerin varlığı, insanların sosyalleştiği ve iletişim içinde olduğu günden beri kendini hissettirmektedir.

Önemli problemler yaşayan, bazen de çaresiz kalan insanlar, medyum, falcı ve cinci gibi kişilere başvurup, çare aramışlardır. Ayrıca geleceği öğrenmek, bilinmeyenden haberdar olmak, yüzyıllar boyunca insanların da ilgisini çekmiştir. Bu tür haberler verdiğini söyleyen kişiler, toplumda genellikle hanımlar tarafından ilgi görmüştür.

Bu tür kişiler, garip düşünceleri, davranış, inanış ve tavırları vardır. Tabiatüstü güçlerle ilişkili olduklarını ve birtakım tabiatüstü yeteneklere sahip bulunduklarını iddia ederler. Bu gariplik ve sıradışılıklar ile ve oluşturdukları mistik ve egzotik ortamla, ilginç giyinişleriyle gelenleri kolayca etkilerler.

Çareyi bu tür insanlardan arayanlar, onlar hakkında yakın çevrelerinden ya da değişik kaynaklardan: “Çok iyi biliyor. Şunu da bildi, onu da söyledi” gibi birtakım sözler duyarak giderler; yani bir nev’i “inanmaya hazır” bir haldedirler. Falcıya giden insanlar, falcının söylediklerinden kendileriyle ilgili olanları duymak için, seçici bir dikkat ve algılama içerisindedirler.

İNSANLAR NİÇİN BU TÜR KİŞİLERDE ÇARE ARIYORLAR

1) Bu tür kaynaklardan istifade etmeye çalışanların, genel kişilik özelliklerine baktığımızda “kendilerine güveni az, kendileri yararına çaba gösterebilmek için gerekli bilgi ve deneyimden yoksun, bağımlı, kolay inanan, karşılarındaki insanları otorite olarak görmeye hazır ve telkine açık bireyler” olarak görürüz. Bu tarz kişiler, bir medyuma ya da falcıya gittiklerinde onların söylediklerine çok kolay inanırlar ve telkine açıktırlar.

2) İslâmî bilgilenmenin azaldığı yerde, hurafe ve yanlış itikatlar rağbet bulmaktadır. Aynen bakımsız tarlalarda yabanî bitkilerin çoğalması gibi. İnsanoğlu, fıtraten inanmaya yatkındır. Dinden dışarı kaydığında bir şeye tutunmaya çalışır. Bu da metafizik olmaktadır. Medyanın da olayı reklâm şeklinde vermesi bunu körüklemektedir. İyi eğitilmiş insanların metafizik konulara eğilmesi, psikolojik bir tedirginlikten kaynaklanır. Ev hanımları ise, önce boş vaktini dolduracak bir şey olarak ilgilenir, sonra bunu tutku haline dönüştürebilir.

3) Bu kadar cin-peri hikâyeleri ile yoğrulan bir toplumda, insanların kendilerinden kaynaklanan problemleri defans mekanizması ile cinlerin üzerine yıkmaları kaçınılmazdır. Çünkü kişilerdeki suçluluk fikirlerini giderir, rahatlamaya sebep olur.

4) Medyum, cinci, falcı ve üfürükçü gibi kişiler, bir hasta için asla “olmaz, çözülmez, çaresiz” demezler, hep “ben yaparım” diyerek ümit vermektedirler.

Bu ve benzeri sebeplerden dolayı, bu gibi kişiler dün olduğu gibi bugün ve yarın da aynı rolü oynamaktadırlar.

Bu konu yalnızca ülkemizin problemi değil, bütün dünyanın problemidir.

Parapsikoloji uzmanları, falcılar, büyücüler ABD ve Avrupa ülkelerinde de giderek daha çok rağbet görüyorlar. Bu konuda yazılan kitaplar çok satıyor. Maddeciliğin bombardımanı altındaki insanlar, kendilerini manevî boşlukta hissedince, inanç da verilmediğinden bu gibi hurâfeye açık konulara sığınmaktadır. Adeta maddecilikten bu şekilde kaçmaktadırlar.

Eski çağlarda kâhin diye adlandırılan bu kimseler, şimdilerde medyum adı altında, dinsiz kalan Batı insanına deva olmaya çalışıyorlar.

CİNLER NASILDIR? BÜYÜ DOĞRU MUDUR?

Cinler aynen insanlar gibi, Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar, diye iki grup halinde bulundukları bilinmektedir. İyi huylu Müslüman cinler daha çok büyücülükle uğraşanların ilgisini çekmektedir. “Huddam” (hizmetçiler) adı altında “cinci hoca”ya bağlanan bu cinler sayesinde hastalıkları iyileştirdiklerini, kötülüklerini def ettiklerini ve birtakım tabiatüstü olayların meydana getirildiğini medyumlar iddia etmektedirler.

Cinler, yalana çok başvuran yaratıklardır. Ancak gaybı ve istikbali bilmeleri mümkün değildir. Çalınan bir şeyin yerlerini söylemeleri, hırsızlığın failini haber vermeleri, kimin kime düşmanlık beslediğini bildirmeleri bazen doğru çıkabilir, ama çoğunlukla asılsız çıkan hususlardır. İnsan bunlara inanarak, suçsuz birtakım kişileri suçlu zannedebilir. Dostu olan kimseyi düşman belleyebilir. Dostluklar, arkadaşlıklar sona erebilir, masum kişiler zarar görebilir. Kavga, cinayet vs. kötü olaylar meydana gelebilir. (Ateş, 1998: 25)

İnsanların çok ilgi duyduğu konulardan biri de büyü konusudur. Bir adına da sihir dediğimiz büyünün bugünkü hayatımızda oldukça etkili bir yeri vardır. Birçok kimseler, içinde bulundukları huzursuzluk ve rahatsızlıkları büyüye yorumluyor, falan ve filanların yapmış olabilecekleri bir büyü yüzünden böyle rahatsızlıklara maruz kalmış olabileceklerini düşünüyorlar.

Aslında büyü, yani sihir vardı. Tarih boyunca kutsal metinler büyüden, yani sihirden söz etmiş, etkisini nazara vermişlerdir. Ancak büyünün, sihrin nasıl yapılacağına dair bilgi, yani ilim o tarihlerde kalmış, bugüne gelinceye kadar uğradığı kesintiler yüzünden elimize kesin bir büyü yapma ya da bozma metni geçmemiştir.

İslâm, sihirle uğraşmayı, büyü yapmayı şirk ve küfür derecesinde bir fiil saymıştır. Bu açıdan, sihir ve büyü kitaplarında yer alan ve az çok ilmî bir kaynağı olduğu ileri sürülen, insanlara ve eşyaya tesir ettiği iddia olunan bu sihirlerin hurafe mi yoksa gerçek mi olduğunu deneyerek, tecrübe ederek ortaya koymaya da cesaret edilememiş, günümüze kadar bu konuda kesin ilmî sonuçlara varılamamıştır.

İSLÂMİYET MEDYUM VE MEDYUMCULUĞA NASIL BAKMAKTADIR ?

Medyumluk bir çeşit falcılık, cincilik ve ruhçuluktur. Şeytanî cinlerin sözcülüğünü üstlenen bu kişiler, ruh çağırma seanslarında, gelecek hakkında ahkâm kesmeye varıncaya kadar her türlü kehânete başvururlar. Oysa, “Gaybın anahtarı Allah’ın yanındadır, onları ancak O bilir. De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez!” mealindeki Kur’ân âyetleri bize birer ölçüdür.

Hadisler de bu konuda bizi ikaz ediyorlar. Hz. Aişe’nin (r.a.) rivayetine göre bazı sahabiler Resulullah’a (a.s.m.) gelerek kâhinler hakkında fikrini sorarlar. Resulullah da, “Kâhinler bir şey değildir!” buyururlar. İçlerinden bir kısmının tekrar, “Yâ Resulullah! Onlar bazen bir şey söylüyorlar da doğru çıkıyor!” demeleri üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar:

“Bu söz cinlerindir. Cin bilgiyi kapar da dostunun kulağına tavuğun gıdıklaması gibi gıdıklar. Bu şekilde ona yüz yalandan fazlasını karıştırır.”

Günümüzde medyum diye vasıflandırılan insanlar ile cahiliye dönemindeki “kâhin” ve “arraflar” arasında hiçbir fark yoktur. Resul-i Ekrem’in (asm) “Her kim arrafa veya bir kâhine gider de onun söylediklerini tasdik ederse, bana indirilene küfretmiş (inanmamış) olur!” buyurmaktadır. Kâhin ve arraf “Kendisinin cinlerden bir dostu olduğunu ve ileride olacak hadiseleri onun vasıtasıyla bildiğini” iddia eden kimsedir. Onlara müracaat etmek câiz değildir. (Saygılı, 1999: 199)

Sonuç olarak konuyu şöyle bitirelim:

Medyum, falcı, cinci ve büyücü gibi bazı insanlara çok ilgi duyulan yerlerde, şifa aramayı ne İslâm dini ne de bilim tavsiye etmemektedir. Bu yola başvuranlar ise, kesin bir sonuç alamadıkları gibi bazen de felâketle karşılaşmaktadırlar.

Kur’ân-ı Kerim, büyü ve nazar gibi olaylara karşılaşanlara Felâk ve Nâs Sûrelerini okumalarını tavsiye etmektedir. Böylelikle medyum ve bazı kötü niyetli kişilerin sömürüsünden korunmaları mümkün olmaktadır.

Biyolojik ve psikolojik problemleri olan hastalar, bu tür kişiler yerine tıbbî tedaviye başvurmalılardır. Ancak bunun yanında Allah’ın âyetlerine sığınarak, şifayı Allah’tan istemek, hastaya moral gücü verir, tıbbî tedaviye destek olur.

İnsanın içine cin girip zarar verebilir mi?

Değerli kardeşimiz,

Cin çarpması, toplumda oldukça yaygın olan bir anlayıştır. Hemen herkesin, cin çarpmasıyla ilgili anlatacağı birden fazla olay vardır. Ancak, bu sadece bizde değil, hemen bütün toplumlarda böyledir.

Şibli, cinlerin insan bedenine girip zarar verebileceğine, aralarında Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin de bulunduğu Ehl-i Sünnet alimlerinin inandıklarını, makalelerinde bunu açıkladıklarını ve Bakara suresinde bulunan ve faiz yiyenlerin durumunu bildiren ayette;

“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer deliden başka bir halde (kabirlerinden) kalkamazlar.”(1)

buyurulmasını buna delil gösterdiklerini kaydetmektedir. Ahmet b. Hanbel’in oğlu Abdullah kendisine “Bazı kimseler, cinin insan bedenine giremeyeceğini söylüyorlar. Sizin bu konuda ne dersiniz?” diye sorduğunda, Ahmet b. Hanbel, “Onlar yalan söylemişlerdir.” diye cevap vermiştir. (2)

Cinler genellikle tek başına kalan ve bünyesi uygun olan, vücudunda açık menfez bulunan insanları korkuturlar. İnsanlara ürperti, vesvese, heyecan, asabiyet, telaş gibi hisler verirler.

Asr-ı saadette cinler maddi olarak da saldırı yapabiliyordu. Hz. Ali (r.a.) Celcelutiye’de kendine hüddam olan ifritler vasıtasıyla, namaz kılarken kafir cinlerin veya düşmanlarının taarruzundan korunuyordu. Veya Hz. Peygamber, beyt-ül maldan hırsızlık yapan bir cini direğe bağlıyordu. Günümüzde böyle maddi görüntü ile karşımıza çıkmıyorlar.

Asr-ı saadette meydana gelen hadiseleri ve rivayetleri iyi anlamalı, iyi tabir etmeliyiz. Yoksa bir çok konuda yanılabilir, hatalı bilgilere sahip oluruz. Olayın meydana gelişi ile şahıslar arasında iyi bir irtibat kurmalıyız. Hadiselerin hikmetini ve mahiyetini iyi kavramalıyız. Hangi söz, nerede, hangi olay neticesinde söylenmiş, bunu idrak etmeliyiz.

Cinler, insanları korkutmayı, vesvese ve şüpheye düşürmeyi, aciz ve çaresiz bırakmayı severler, kendilerine yalvarılmasından hoşlanırlar. Halef, selef meselesi bu konuda tesirli bir sebeptir. Yani, insan yaratılmadan evvel yeryüzünde cinlerin hakimiyeti vardı. Mantık, muhakeme, iz’andan uzak cin toplulukları yeryüzünü fesat ve savaşa boğdular. Sonra üzerlerine halife olarak insan geldi. Kafir cinler insanlara rahatsızlık verirken bu zarar insanın bünyesine, yapısına göre değişir. Yoksa cinler, her insana gidip zarar veremez.

Cin, insana tasallut edince, onu korku, ürperti hisleriyle sefahat ve kötü alışkanlıklara sevk eder. Yani, sıkıntı ve korku, endişe ve ürperti ile insan ibadeti terk eder; içkiye, kötü alışkanlıklara, intihar etme duygusuna müptela olur.

Böyle bir cin tasallutuna maruz kalan kişiler, eğer iyi niyetli, ihlaslı ve metafizik aleme kabiliyeti olan kişilere rast gelirse, Allah’ın (c.c.) izniyle şifa bulabilir. Sadece dindar olmak yeterli değildir; bazı medyumluk kabiliyetlerinin de olması gerekir. Bu olayların hepsi ilmidir. Ayrıca tılsımat-ı Kur’aniye, ehil kimseler vasıtasıyla cinlerin tasallutuna uğramış insanlara yardımcı olabilir.

Cinin zararsız hale getirilmesi mümkün müdür?

Evet mümkündür. Zira cinin başka yere kaçmaması, medyumluk kabiliyeti olan kişinin gözlerinin hüneriyle sağlanır. Ancak buradaki maddi gözümüz değildir.

Çünkü biz cinleri, beş duyu organımızdan biri olan göz ile göremeyiz. Manyetik akım, el, göz ve nefesten farklı farklı frekansta çıkar. Gözden çıkan bir şua, cini olduğu yerde sabitler, kımıldayamaz hale getirir; cini bulunduğu yere adeta mıhlar. Belki cin çeşitli kılıklara girebilir, korku ve ürperti veren görüntü gösterebilir, ama insanın bu konudaki üstünlüğü tartışılmaz. İnsanlar arasında meşhur “göz hapsi” deyimi tam bu hadise için geçerlidir.

Nazar devam ederken cin bir yere kaçamaz. Bu arada okunacak olan tılsımat-ı Kur’aniye dediğimiz ayet ve dualarla cinin üzerine gönderilen manyetik nefes onu nötr hale getirir, yani öldürür. Ama gönderilen akıma göre bu yaralanma ve çeşitli zarar verme şeklinde de olabilir. Özellikle Ayet -el Kürsi, Felak ve Nas sürelerinin okunmasını tavsiye edebiliriz.

Kaynaklar:

(1) Şiblî, Cinlerin Esrarı, s. 258.
(2) Şibli, A.g.e., s. 256-257.

Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet
Yazar:Sorularla İslamiyetKategori:CinlerCinler konusunda en çok merak edilenler