::::::Selamun Aleykum::::::

Deyerli din kardeslerim gunumuzde bircok sarlatan ve sahtekarlarla iciceyiz dikkatli olmamaiz lazim ,bu siteyi acmamizin nedeni sizlere bilgi verme amaclidir ,gunumuzde pek cok insan sorun ve sikintilar yasamakta.

baslica sorunlar,sunlar ;

Cin tasallutu,buyuye ve sihre maruz kalma, bunlarin yani sira eslerin bir birlerinden ayrilmalari bi cok yuvalarin yikilmasi,peki bunlarin baslica nedenleri buyu ve sihirmidir veya cin tasallutumudur.

Deyerli din kardeslerim ,tabikide deyildir ,buyunun var olduna sihrin ve cinlerin var olduna tabikide inaniriz ve insanlara musallat olduklarinada inaniriz ancak gunumuzde boyle buyu ilmini bilen insanlarin olmadina ve bukadar sorunlarin buyu veye sihirden olduna cin tasallutundan olduna inanilmasi yalnistir, Gunumuzde is sikintilari ve maddi sorunlar yasayan pek cok kardeslerimiz var ve butun sorunlarin aile ici huzurauluklarin buyuden oldunu dusunuyoz ayrica buyu yapanda yaptiranda lanetlenir ve ebedi cehennemdir sonu ALLAH korusun bu dunya ahiretin tarlasidir ne ekersen onu bicersiniz.

cin musallatlarina gelince ibadet etmeyen allahtan uzaklasan herkes cin musallatina urayabilir kurani kerimde ,zuhruf suresinde rabbim soyle buyuruyor kim rahmanin zikrinden uzak kalirsa ona bir seytan musallat ederiz ve onun en yakin arkadasi olur,oyuzden kurani cokca okumamiz lazim ehli sunnet hocalara danismamiz lazim hafiz dahi olsa dediklerine inanmak icin ilk once kurana bakmamiz sart emin olun edille i seriye kuran ,sunnet ,icma ,kiyas ,.

Bana bir bayan hasta getirdiler v icinde cin oldunu soylediler hatta bir hocaya gittiklerini hocaninda hafiz oldunu soylediler hoca demiski kadinda buyu var oyuzden icinde cin var buyu gorevlisiymis ve bir takim seyler verim bunlari yapin sonra gelin demis bunlari yapmasina ramen hic bir tediri olmamis kiz surekli rahatsiz ve bana geldiler baktirmak istediler bakimcilik dinimizde yoktur kimse gaybi bilemez ancak Allah bilir sadece ayet okuyarak kontrol ettim ve hic tepki vermedi ondan sonra biraz urastim urasmama ramen hic teoki verrmiyiodu cin olunca kuran okundu zaman tepki verir kurandan rahatsiz olur kizde hocalik bir durum olmadini ve bir psikoloa gitmelerini soyledim kiz hemen bairmaya cirpinmaya basladi biraz urastiktan sonra yalniz kalip benimle onusmak istedini soyledi ve bende tamam dedim dediki benim bir sevgilim var ewli iki cocu var ben onu gormeden duramiyom oyuzden boyle bir yalana bas vurdum ddedi demek istwedim gunumuzde pek cok insan boyle yalanlar atiyor hafiz deyip guvenirsen boyle yanilirisn oyuzden dediklwrini iyi arastirmakl lazm …

arkadaaslar cahil kalmayip ilim oyrenelim kurani cokca okuyalim sadece mevlut ve cenazelerde okumayalaim hidayet rehberimiz olan kurani okumadan hareket edersek hidayete ereemeyiz oyuzden ilim oyrenmek farzdir boyle somurgen insanlarin tuzaklarina dusmeyelim dikkatli olalaim ……

sorularinizi ve fikirlernizi bekliyorum,,,

mumin ayip arayan deyil ayip ortendir ,kusur arayan deyil kusur ortendir din kardesinin kusurlarini aca cikarmak deyil ortendir rabbim bizleri salih eslerimizi saliha eylesin kendine kul habibine ummet eylesin insallah son nefesimizde kelime i sehadet ile cene kapamayi cumlemize nasip eylesin….

Bir insan kendisine büyü yapılıp yapılmadığını nasıl anlar; bu konu için hocalara danışabilir mi? Büyüden korunmanın yolları nelerdir?

Değerli kardeşimiz,

Bu konuda olur olmaz herkese müracaat etmek doğru olmaz. İlmine ve takvasına güvenilen ve hiç bir maddi menfaat beklemeden, Allah rızası için isanlara yardım eden ilim sahibi kişilerin tavsiyelerine göre de hareket edilebilir.

Durum psikolojik bir rahatsızlıkta olabilir. Önecelikle dindar bir psikologa müracaat etmeyi tavsiye ederiz. Eğer büyü yapıldığı tesbit edilirse, okunması gereken bazı sure ve dualar vardır. Bunları okumaya devam etmek faydalı olur.

Kişinin Allah’a sığınması, iman ve ibadet konusundaki titizliği ile büyünün tesir etmesinde etkili olan şeytanın insana yaptığı telkinlere kulak asmaması, şeytanın insanlar üzerindeki etkisini azaltır ve büyünün tesirinden de korunmuş olur. Çünkü şeytanın yaptığı, sadece telkin yoluyla korkutmak, şüpheye düşürmek, vesvese vermekten ve temelsiz kuruntulardan, neticesi olmayan vaatlerden başka bir şey değildir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle denir:

“(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; halbuki şeytanın onlara söz vermesi, aldatmacadan başka bir şey değildir.” (Nisa, 4/120)

Âyette geçen “ümitlendirme” ve “söz verme”, bilindiği gibi geneldir. Ancak konumuzla ilgili olması da söz konusudur. Çünkü insan, pek çok şey umar. Hatta kendini umduğu şeylere, yani beklenti ve ümitlerine öylesine kaptırır ki, bazen kendi kendisini bile büyüler ve olmasını istediği şeyler için büyücülere gider. Bu da, yanlış olduğunu bile bile bu yola gitmesi ve şeytanın bu konuda kendisine teminat vermesiyle olur. Bu, genellikle haramlarda olur. Yani bir bakıma insan kendisinde büyü olduğunu, birilerinin bu işle ilgilendiğini düşünerek, hastalığı davet eder. Oysa, gerçek öyle olmayabilir.

Nitekim âyetlerde, “İman edip yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde şeytanın bir hakimiyeti olmayacağı”ndan, “Ancak onu dost edinip Allah’a ortak koşanlar üzerinde hakimiyet kurabileceği“nden söz edilir. (Nahl, 16/99-100)

Hakimiyet kurma konusunda insanın, inanmanın yanı sıra ihlaslı olması da söz konusudur. Şeytanın, ihlaslı kimseler üzerinde bir hakimiyeti söz konusu olamayacağı, bu kimseleri Allah’ın koruyacağı belirtiliyor. Ancak “İhlassız ve tevekkülsüz kimselerden gücünün yettiklerini kandıracağı, davetiyle şaşırtacağı; süvarileri ve yayaları ile onları yaygaraya boğup; mallarına, evlâtlarına ortak olabileceği, kendilerine vaatlerde bulunarak aldatabileceği” konusunda şeytana izin verilmiştir. (İsra, 17/63-65) Bu da, yaşamakta olduğumuz hayatın bir imtihan olmasından kaynaklanmaktadır. Yoksa tam bir yetki değildir. Zaten şeytan, insana boş kuruntulardan başka bir şey telkin etmez.

Açıkça anlaşılan odur ki, şeytanın, etkisi altına alıp rahatsız ettiği kimseler, onun kendisine sokulmasına zemin hazırlayan ve bu işe meydan veren kimselerdir. Zira şeytanın, Allah’ın halis kulları üzerinde kesin bir etkisi yoktur. Bunu yapmaya çalışsa bile onlar, dua ve ibadetlerle, Allah’ın kitabını okumakla bu işin üstesinden gelirler. Zaten büyü ve büyücülük yapanlar hakkında indirilen ayetin sonunda da “Ama onlar, Allah’ın izni olmadan, büyü ile hiç kimseye zarar veremez.” (Bakara, 2/102) buyurulmaktadır.

Büyünün hakikat olduğu kabul edilince, herkese tesir etmesi de tartışılmaz. Ancak daha fazla tesir ettiği kimseler de mevcuttur. Bunlar da şeytanın vesvese ve evhamlarına önem veren ve bu tür şeylere açık olan kimselerdir. Böyle kimseler, daha çok kendi kendilerini bir saat gibi kurup hasta eder. Çünkü şeytan, insana sadece vesvese verir ve yanlışı doğru olarak göstermek ister. Aslında hiç de önemli olmayan ses veya görüntüleri kendince değişik şekillere ve seslere benzetenler evhamlı, itikadı zayıf, ibadeti ve zikri olmayan, Allah’a olan görevleri konusunda gevşek davranan ve ibadetlerini ihmal eden kimselerdir. Nitekim, âyette, bu hususlara işaret edilmektedir. (Hac, 22/52-55)

Bütün bu saydıklarımızın dışında, büyünün tesir ettiği takva sahibi kimseler de yok değildir. Ancak, yüce Allah’a teslimiyet gösterilip tevekkül edildiği ve tam anlamıyla sığınıldığı, günlük evrad-ü ezkarlar okunduğu, günlük ibadetlere titizlikle devam edildiği, her gün birkaç sayfa Kur’ân-ı Kerim ve Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber’in (a.s.m.) okunmasını tavsiye buyurduğu sure ve dualar okunduğu takdirde, büyünün tesiri önlenebilir. Çünkü kötü niyetli kimseler büyü yapsalar bile, herkesin ve her şeyin üstünde mutlak güç ve kuvvet sahibi Allah vardır ki, O’nun gücü dünyanın bütün sihirbazlarının ve kendilerine yardımcı olan cinlerin ve şeytanların gücünden üstündür. Zira, kendisinde güç bulunduğunu iddia edenleri de yaratan Allah’tır. O dilemezse hiçbir şey olmaz. Nitekim, Hz. Peygambere (asm) yapılan büyü konusunda Cenab-ı Hak (c.c.) “Felâk” ve “Nas” surelerini indirip, bunlarla dua edip kendisine sığınmasını istemiştir. Hz. Peygamber de öyle yaparak şifa bulmuştur. Böylece Peygamberimiz, büyücülerin gayretlerini neticesiz bırakmış ve arzularını kursaklarına tıkamıştır.

Nitekim,

“Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.” (A’raf, 7/201)

Âyette işaret edildiği gibi, şeytani bir etki altına giren kimsenin ilk yapacağı şey, Allah’a sığınmak olmalıdır. Allah’ın emrettiği hususlar kısaca, kişinin helâl ve haramları gözetmesi, dua ve ibadetlerine dikkat etmesi, maddî ve manevî olarak temiz, duygu ve düşünceler içerisinde, halis bir niyetle Allah’a müteveccih olmasıdır. Zira şeytan, kıyamet günü vaatlerinin birer aldatmaca, gerçek gibi gösterdiği şeylerin birer kuru yalandan başka bir şey olmadığını söyleyip işin içerisinden çıkacak ve büyücülerin ve peşinden gidenlerin hepsini yüzüstü bırakacaktır. (İbrahim, 14/22)

Bakara Sûresi’nin 102. ayetinden de anlaşılan odur ki, sihirlerin en büyük tesiri, ruhlar üzerindedir; fikirleri bozar, kalpleri çeler, ahlâkı perişan eder, toplumların altını üstüne getirir. Şu halde, ‘sihrin aslı yoktur’ diye aldanmamalıdır. Ve böyle sihirbazlardan sakınmalıdır.

Bununla beraber bunları yapanlar, Allah’ın izni olmadıkça kimseye bir zarar veremez. Çünkü gerçek tesir ne sihirde, ne sihirbazda, ne tabiatta, ne ruhta, ne yerde, ne gökte, ne şeytanda, ne de melektedir. Hakiki müessir, ancak ve ancak Allah’tır. Fayda ve zarar denilen şey de ancak O’nun izni ile meydana gelir. O halde, her şeyden önce Allah’tan korkmalı ve Allah’a sığınmalıdır ve bunlara karşı koymak için de Allah’ın kitabına sarılmalıdır.

NÂS SURESİ’NİN KARANLIK GÜÇLERE VE BÜYÜYE KARŞI OKUNMASI

“De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,
İnsanların hükümdarına, insanların ilahına,
O sinsi vesvesecilerin şerrinden.
O ki, insanların göğüslerine vesveseler fısıldar.
Gerek cinlerden, gerek insanlardan.” (Nas, 114/6.)

Gerek görünüp bilinen, gerekse görünüp bilinmeyen gizli düşmanlarımıza karşı okunan ve kendisiyle Allah’a sığınılan dua makamında bulunan ve “Muavvizat” denilen, Kur’ân-ı Kerim’in son üç suresi, yani “İhlas, Felâk ve Nas” sureleri, her derde deva niteliğindedir ve (deyim yerindeyse) bu üç sure, “Kur’ân eczanesinin aspirinleri”dir. Bu sebeple, bunlarla Allah’a sığınmalı ve gecenin karanlığından, şeytanların, cinlerin, büyücülerin, vesvesecilerin şerrinden bunlarla korunmalıdır.

Malumdur ki, büyünün tesir etmesi, kişinin içinde bulunduğu psikolojik durumlarla, karamsarlık, evham ve şüphelerle de yakından ilgilidir. Felâk ve Nas Sûresi’nde ise bu noktalara işaretle, normal durumlarda olduğu gibi, insanın başına böyle bir hal geldiğinde de yine sadece Allah’a sığınması istenmektedir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de,

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.” buyuruluyor. (En’am, 6/12.)

Mealini verdiğimiz, bu âyete göre; insanın her türlü tehlikeye açık olduğu, cinlerden ve insanlardan olan düşmanlarının gerek muhatap olduğu yaldızlı ve sihirli sözlerle, gerekse kitaplara dökülen ve asıl niyetlerinin ne olduğu bilinmeyen kurgu dolu yazılarla rahatça kandırılabileceğini görmekteyiz. Bütün bunlara karşı da, dinlediği kimseyi Allah adına dinlemesi ve işine O’nun adıyla, “Euzü-Besmele” ile başlaması gerekliğini, okuduğu kitapları da hak namına okuyup, hakikate dair mesajlar almak kaydıyla ve yine “Euzü-Besmele” çekerek okuması gerektiğini anlıyoruz. Çünkü şeytan, Allah namına başlanılıp bitirilen işlerde çok rahat parmak oynatamaz. Büyücülerin ve insanı kandırmak amacı güden bir kısım edebiyatçı ve felsefecinin kötü niyetleri de ancak bu yolla akim kalır. Yoksa bunların bu yollarla insanları aldatması, okuyucularını veya dinleyicilerini konunun ritmine kaptırıp büyülemeleri mümkündür. Zaten sapıtanların çoğu da böyle saptırılmaktadır. İşte, buna binaen, bu üç surede, önce İhlas Sûresi ile “Tevhid İnancı” telkin edilerek başlanması, Felâk ve Nâs Sûresi ile de Allah’a sığınılması istenmektedir.

Nitekim, Yazır, bu sureyi genişçe tefsir etmiş ve bu surenin tefsirini yaparken Kurtubi’nin Ebu Zer’den naklettiği ilginç bir hadis-i şerifi de nakletmiştir. Ki, bu hadiste Hz. Peygamber (a.s.m.), “insan şeytanlarına” dikkat çekerek; “Sen insan şeytanından Allah’a sığındın mı?” (Hak Dini Kur’an Dili, X/191)buyurmuştur.

Kısacası, günlük hayatımızda dua ve ibadetlerimize dikkat eder, dualarla Allah’a sığınır ve gerektiği gibi yakın olursak, O’nun himayesine girer, büyüden ve büyüyü uygulayabilecek büyücülerden, habis ruhlardan korunmuş oluruz.

Bu çalışmayı yaptığım sırada, daha önceleri de merak ettiğim bir medyumla tanıştım. Arkadaşlarımın da ısrarıyla, bana bir bakmasını istemiştim. Suya baktı, cinlerini çağırdı ve onlara, bende büyü olup olmadığını sordu. Sonra, birkaç defa bir suya bir de bana baktı ve “Ne ile korunuyorsun?” diye sordu. Ben de “Nasıl yani?” diye karşılık verince, merakla, “Her gün ne okuyorsun?” dedi. Bunun üzerine, “Ne oldu ki?” deyince, bana, “Size pek çok kere büyü yapılmış, ama tutturamamışlar. Eğer bunları özel bir dua ile korunmayan, normal bir insana yapmış olsalardı, şimdiye çoktan işi biterdi!” dedi. Ben de her gün mutlaka “Cevşen’ül-Kebir” okuduğumu ve namazlardan sonra da sünnete uygun dua ve tesbihatlarımı yaptığımı söyledim.

Bu durumda, tedavi olmak için, habis ruhlarla ilişki kurup yanlış işler de yaptığını bildiğimiz büyücüler yerine, doktorlara ve tıbba müracaat etmek gerekir. Dua ile yapılacak tedavilerde de, Resulullah’ın (a.s.m.) tavsiye ettiği dualara, ayrıca, Kur’ân’dan örneklerini verdiğimiz dualara başvurmak gerekir. Efendimizin (a.s.m.) kendisinin de yaptığı, Hz. Âişe’den (r.a.) rivayet edilen şu tavsiyeye uymak da en doğru davranış olur;

“Hz. Peygamber (a.s.m.), yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn’i ( Felak ve Nas sureleri) ve Kul Hüvallahu Ehad’i okur, ellerini, yüzüne ve vücuduna sürer, bunu da üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman, aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi.” (Buhari, Fedail-ul Kur’an, 14, Tıbb, 39)

Hz. Peygamber (a.s.m.), hastaları, tedavi etmek için büyücülere göndermemiştir. Ya tıbba havale edip hekimlere göndermiş, ya da Kur’ân ve Sünnet eczahanesine göndermiştir. Böylece evrensel şifalardan faydalanmasını istemiştir. Hem zaten Yüce Allah, Kur’ân’ın, müminler için bir —rahmet ve bir şifa olduğunu bildirmiş (İsra, 17/82), manevi dertlerimiz için başvuru kaynağı olarak da Kur’ân’ı göstermiştir.

(bk. Arif ARSLAN, Büyü Fal ve Kehanet)

İlave bilgi için tıklayınız: 

– Büyü çözmek için büyücüye gitmek cazi midir? Büyü yapıldığını nasıl anlarız?..

Cinlerin Kendilerini Tanıtarak İletişim Kurmaları

Cinlerin Kendilerini Tanıtarak İletişim Kurmaları

Bu çeşit Cin – İnsan ilişkisi, genellikle cinlerin insanları zorla kendi kaydı altına alması şeklinde meydana gelmektedir…

Daha çok kadınlarda görülen bir yoldur…

Özellikle, asabi huylu kadınlar ile, doğum ertesinde veya ateşli hastalıklar, kazalar sırasında bu bağ kurulmaktadır… Bu durumun sebebi, beynin o andaki bedenin çeşitli yerlerindeki aşırı faaliyetlerle meşgûl olması ve bu sebeple, “İnsan”ın istediği şekilde beyinde hâkimiyet kuramamasıdır… Nitekim bu zayıf anda cin o kişinin beynindeki ilgili merkezinde hâkimiyetini kurarak, ona istediği gibi görünmekte ve artık zorla istediğini yaptırmaktadır…

Bu zorla istediğini yaptırma işini, bazen kişinin beynindeki acı duyma merkezine verdiği impulsla onun acı duymasını sağlayarak gerçekleştirmekte; bazen de korku merkezini uyararak, onun ufak bir şeyden büyük korku duyarak o şeyi yapmasını sağlama şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Her hâlde yapılan iş, kişinin beynindeki belirli bir merkeze belirli oranda dalga sinyaller verilerek uyarılması ve böylelikle o kişide istenilen tesirin meydana getirilmesi şeklinde olmaktadır…

Nitekim ileride de açıklayacağımız gibi, gene medyumların transa geçirilmesi hâlinde bu hâl aynen ortaya çıkmakta, önce kişinin kendini serbest bırakması istenmektedir ki bundan da amaç, “insan”ın beyin üstündeki kontrolunun azalması ve böylelikle iletişim kurulmak istenen cinin hâkimiyetinin kolaylıkla sağlanmasıdır…

Bu tip bağlantılarda kadınlar kendileriyle iletişim kuran cinin son derece yakışıklı bir erkek hâlinde göründüğünü ifade etmektedirler…

Açık bir şekilde kadınlar veya genç kızları kendilerine bağlayan cinler genellikle onlarla evlenmekte ve cinsî münasebette bulunmaktadırlar…

Bu münasebetler sırasında kadın, cini bir cisim şeklinde görmekte ve onunla aynen bir insan olan erkekle münasebette bulunuyormuş gibi temasta bulunmaktadır… Ancak cinin maddesi olmaması nedeniyle burada akla şu sual gelmektedir:

“Acaba tam bir madde hâline geçemeyen cin, nasıl olup da bu temas sırasında insan cinsine ait bir kadını tatmin edebilmektedir?..”

Bu gibi durumlarda cin, o kadının beynindeki seks merkezini uyararak onun tatmin olmasına sebep olmaktadır ki; beynin bir merkezine elektroşok verilerek kişiye istenilenin nasıl yaptırılabileceğini fizyoloji sahasındaki bilim adamları çok iyi bilmektedir…

Keza bu tip ilişkiler sadece insan cinsinden kadın ve cin sınıfından bir erkek arasında olmayıp; cin sınıfından kadın ve insan cinsinden erkek arasında da meydana gelmekte; hatta cinlerin homoseksüel ilişkiler içine dahi girdikleri dile getirilmektedir…

Bütün bu tip ilişkilerde ortak olarak tespit edilen husus, cinlerden birisinin sadece kendi tarafından gelen bir arzuyla ve zorla insanı kendine tâbi etmesi şeklinde olmaktadır… Genellikle zorla tâbi duruma düşen insan bundan şikayetçidir. Meydana gelen olaylar, insanın istemediği şekilde olmaktadır…

Nitekim bu çeşit vakalarda özellikle insan cinsinden kadın ile cin sınıfından erkek arasında olan ilişkilerde, kadın dış dünyasından iyice sıyrılmakta, çok defa bir odaya kapanmak istemektedir…

Eğer kendisiyle ilişki kuran cin, dinî deyimle “süflî” cinstense yani ateist-dinsiz ise, o kadını yıkanmaktan men etmektedir…

Buna karşılık bazı olaylarda ise tam aksi görülmekte ve bu defa da kadında devamlı olarak yıkanma isteği görülmektedir… Hatta bazı olaylarda öyle orijinal durumlar meydana gelmektedir ki; kadın cinle olan ilişki ertesinde, kendi başına bırakıldığında geçirdiği hoş olmayan durum sonunda bir şok geçirerek, saatlerce banyoda kalıp yıkanmaktadır…

Tıp, bugün bu durumları tespit edemediği için pozitif ilim olarak, hastayı elektroşokla tedavi yapmaya çalışmaktadır ki, bu da netice alınmasını sağlamamaktadır bu tip olaylarda… Çünkü, elektroşok sonunda, kişinin beyin hücrelerinde kaba bir deyimle bir sarsıntı ve düzensizlik meydana gelmekte ve bu durum yani yatışma hâli o kişideki iyileşmeden dolayı olmayıp; sadece, geçirdiği şokun meydana getirdiği sarsıntıdan ileri gelmektedir…

Genellikle “nefesi kuvvetli kişiler” tarafından bu tip olayların düzeltilmesine de rastlanmaktadır ki, ileride “okumanın cinler üzerindeki etkisi” adlı bölümde bu durumun bilimsel açıklamasını yapmaya çalışacağız…

Cinlerin açıktan bildirerek veya göstererek insanlarla ilişki kurmaları iki yoldan olmaktadır demiştik…

Eğer cin yukarıda açıkladığımız şekilde bir ilişki kurmak isterse, bu İslâm Dini dışındaki yollar görüntüsü altında incelenmektedir… Ki bunlar genel olarak “süflî yol” adıyla anılmaktadırlar…

Bu açıkladığımız tür ilişkiler dışında insanları zorla sefil bir hayat ve kir-pas içinde yaşattıkları, günümüzde birçok olaylarda tespit edilebilmektedir…

Cinlerin insanları kolaylıkla kandırıp hükmedebilmeleri için öncelikle tercih ettikleri yol; onların İslâm kaynaklarından gelen bilgilerle bağlantılarını kopartmak ve bu yolda telkinlerde bulunmak çizgisindedir… Çünkü kendileri hakkında en geniş bilgi İslâm kaynaklarında vardır

Onların bu bilgilerden yoksun kalmalarıyla birlikte, çok kolaylıkla kandırılabilmeleri elbetteki kendileri için son derece önemli avantaj olmaktadır.

İnsan bilmediği tehlikeye karşı elbette ki tedbir de alamaz!..

Cinler de işte bu yüzden insanların kendilerini bilmelerini istemezler… Ki böylece kendilerine karşı önlem alınmasın!..

“İNSAN-I KÂMİL” kitabı yazarı büyük evliyaullâhtan AbdülKerîm el Ciylî, adı geçen kitabında “Yedi kat yer ehli” bölümünde, Dünya atmosferi içerisinde yaşayan cinlerin yedi sınıf oluşundan söz ederken, en zayıf takımının ikinci kat arzda yaşayanlar olduğunu anlatarak, bunların insanlara, tefekkür mekanizmalarını bloke ederek etki ettiklerini söyler… “İfrit” adını taşıyan en şerrlilerinin beşinci kat arzda (yeryüzü semâsı birden yediye kadar yükselir) yaşamakta olduklarından söz eden Ciylî, altıncı ve yedinci katta yaşayanlaraise hiçbir insanın söz geçiremediğini anlatır.

Cinlerin içinde yaşadığımız İslâm toplumunda en şerrli faaliyetleri elbetteki bize göre sûreti Hakk’tan görünerek, insanları saptırmalarıdır…

Cinlerin sûreti Hakk’tan görünerek insanları İslâm’dan uzaklaştırmaları birkaç seviyeden olmaktadır…

Fal ve büyüyü “hocalık” kisvesi altında yapmak en alt seviyedir…

Evlilik veya başka bir nedenle cinle ilişki kuran kişi, bağlantılı olduğu varlığı kullanarak, geçmişe dair haberler vermekte ve geleceğe yönelik, ihtimaller hesabına dayalı bir şekilde güya olacağı söylemektedirler…

Oysa geleceğe dönük söylentilerin çok büyük bir kısmı doğru çıkmayacaktır… İslâm’a göre fal baktırmanın, büyü yaptırmanın yeri de dinde yoktur. Bu önemli bir suçtur. Büyük vebaldir!.. Büyük günahlardandır!..

Maalesef günümüzde pek çok kişi, cinlerle ilişkide olan ve bu yüzden kendini evliya sanan sahte mürşitlerin peşinden koşarak çok kıymetli ömürlerini boşa geçirmektedirler…

Çevresini aydınlatabilme yetisine sahip olabilmek için, önce İslâm’ın Tevhid ve akaid ilmine sahip olmak “Âmentü”de belirtilen hususları bütün detaylarıyla bilmek ve bu hususta bütün suallere cevap verebilecek düzeyde ilim sahibi olmak gerekir…

Oysa günümüzde sahte MEHDİ ve MÜRŞİDLER -nerede ise her şehirde birkaç tane- CİNNÎ ilhamlarla, tamamıyla ilim dışı hurafelerle pek çok insanı yanlış yollara sürüklemektedir.

Tasavvuf önce nefis mücahedesidir!.. Bu da Hz. Rasûlullâh’ın “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz”ifadesinde açıklanmıştır…

GERÇEK böyleyken; tasavvuf ehli olduğunu söyleyen sayısız insan ve onların süper mürşidleri SİGARA içmeden duramamaktadırlar!..

Bir SİGARAya karşı nefis mücahedesi olmayan kişi, nerede kaldı, daha hassas konularda mücahede yapacak ve velî olacaktır…

Cinlerin Aldatma ve Yönetme Sistemleri

Cinlerin Aldatma ve Yönetme Sistemleri

Daha önce de belirtmiş olduğumuz üzere, cinler, yapılarının da kendilerine verdiği avantaj dolayısıyla, çeşitli şekillerde insanlarla bağlantı kurmakta ve çoğu zaman da bu bağlantı sonunda onları kendilerine tâbi bir hâle getirmektedirler!..

Ancak insanlar pek çok olayda tespit ettiğimiz üzere, durumlarını gizlemekte; böylece mahcubiyetten korunmak, zor duruma düşmemek ve alaylara muhatap olmamak gayesiyle, bu bağlantıdan hiçbir zaman söz etmemekte;hatta çok zaman da bu durumlarını inkâr etmektedirler… Çünkü, bu ilişkiler ortaya çıktığı zaman, onlar hem çevrelerine karşı mahcup bir duruma düşecekler, hem de cinlerle uğraş verme yolunu bilmeyen insanların vereceği yanlış öğütlerle kendi felaketlerine yol açacaklardır…

Nitekim daha önce de vermiş olduğumuz üzere, Kur’ân-ı Kerîm’de, cinlerin insanları kendi kayıtları altına almaları ve onları âdeta kendilerine tâbi birer robot şeklinde kullanmaları şu âyette çok açık bir biçimde anlatılmaktadır:

(Allâh) onları topluca haşrettiği gün: ‘Ey cin topluluğu, gerçekten insanların çoğunluğunu hükmünüz altına aldınız (hakikatten uzaklaştırdınız)!’ (der)…” (6.En’am: 128)

Cin adı verilen, insanın, varlığını beş duyusuyla tespit edemediği yaratıklar, insanları iki yoldan kendilerine bağlamaya çalışmaktadırlar…

1. Kendilerini o kişiye resmen bildirerek…

2. Kendilerini o kişiye hiç bildirmeden ve fark ettirmeden…

Kendilerini temas kurdukları insana bildirmeleri hâlinde, o kişiyle bağlantı yollarından biri İslâmi amaçlar görüntüsü altında olur. Diğer bir yol da İslâm Dini dışındaki yollar görüntüsü altında bağlantı kurmaktır.

Kendilerini hiç fark ettirmeden bir insanla bağlantı kurmaları hâlinde de yine bu iki yol geçerlidir…

Yani ya kişinin İslâm’a olan yakınlığını istismar ederler ya da kişinin kendi dinine ve din anlayışına göre humanist (insancıl) fikirler öne sürerek o kişiyi kendi yollarına sürüklerler… 


Cinleri İnkâr Eden Müslümanların Durumu

Cinleri İnkâr Eden Müslümanların Durumu

Görüldüğü üzere, Cinler, Kurân’da birçok yerde uzun uzun anlatılmakta, insanlara yaptıkları ve yapmak istedikleri detaylarıyla açıklanmaktadır…

Kur’ân-ı Kerîm’in bu âyetlerini kabul etmemek ise KURÂN’ı inkâr anlamını taşır…

Yani CİNLERİ İNKÂR ETMEK; KURÂN’ı inkâr etmek, Kutsal Kitap olduğunu ve “ALLÂH” katından gelmiş olduğunu kabul etmemek demektir!..

Ayrıca İslâm Dini’nde belirli bir düzeydeki tüm bilginler tam bir ittifak hâlindedir ki, Kurân’ın bir âyetini dahi kabul etmeyen, tamamını kabul etmemiş demektir…

Düşünün ki, bir şahıs müslüman olduğunu söylemekte; hem Allâh’a, hem Rasûlullâh’a, hem de Kurân’a inandığını söylemektedir; ondan sonra da kalkıp CİNLERİ İNKÂR ETMEKTE ya da bu konudaki pek çok âyeti inkâr mahiyetinde tevil ederek, Cin denen varlıkların “mikroplar” olduğunu iddia edebilmektedir

Elbette ki, müslüman olduğunu söylediği hâlde, sonra da cinleri inkâr edenlerin yahut da inkâr anlamına gelen açıklamalara sapanların bu durumlarının önemli bir sebebi mevcuttur.

Bu gibi kişilerin cinleri inkâr etmelerinin gerçek sebebi genellikle yine cinlere dayanmaktadır!..

Eğer, bu cinleri inkâr eden, ya da inkâr anlamına gelecek şekilde açıklamalarda bulunan kişilerin yaşamları yakından incelenecek olursa, görülür ki bu kişiler farkında olmadan cinlerle bağlantı hâlindedirler… Yani, farkında olmadan cinlerin yönetimi altına girmişlerdir

Bazıları da bu durumun farkındadır, buna rağmen bilerek cinleri inkâr ya da tevil etmektedirler; kendilerinin cinlerden faydalanarak birtakım şeyler yaptıkları ortaya çıkmasın diye…

Bazıları da, kendisi bile farkında olmadan cinlerin kaydı altına girmiştir ki, cinlerden aldığı ilhamlarla, cinlerin varlığını inkâr etmekte, yahut da cinleri “mikroplardır onlar” diye açıklama yollarına sapmaktadırlar…

Ancak şurası kesindir ki, cinleri inkâr edenler yahut ta inkâr anlamına gelen bir biçimde yorum yollarına sapanlar; ya İslâm Dini hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdir; ya da kesinlikle farkında olmadan cinlerin yönetimi altına girmiş bir hâldedirler… 

Görüldüğü üzere, Cinler, Kurân’da birçok yerde uzun uzun anlatılmakta, insanlara yaptıkları ve yapmak istedikleri detaylarıyla açıklanmaktadır…

Kur’ân-ı Kerîm’in bu âyetlerini kabul etmemek ise KURÂN’ı inkâr anlamını taşır…

Yani CİNLERİ İNKÂR ETMEK; KURÂN’ı inkâr etmek, Kutsal Kitap olduğunu ve “ALLÂH” katından gelmiş olduğunu kabul etmemek demektir!..

Ayrıca İslâm Dini’nde belirli bir düzeydeki tüm bilginler tam bir ittifak hâlindedir ki, Kurân’ın bir âyetini dahi kabul etmeyen, tamamını kabul etmemiş demektir…

Düşünün ki, bir şahıs müslüman olduğunu söylemekte; hem Allâh’a, hem Rasûlullâh’a, hem de Kurân’a inandığını söylemektedir; ondan sonra da kalkıp CİNLERİ İNKÂR ETMEKTE ya da bu konudaki pek çok âyeti inkâr mahiyetinde tevil ederek, Cin denen varlıkların “mikroplar” olduğunu iddia edebilmektedir

Elbette ki, müslüman olduğunu söylediği hâlde, sonra da cinleri inkâr edenlerin yahut da inkâr anlamına gelen açıklamalara sapanların bu durumlarının önemli bir sebebi mevcuttur.

Bu gibi kişilerin cinleri inkâr etmelerinin gerçek sebebi genellikle yine cinlere dayanmaktadır!..

Eğer, bu cinleri inkâr eden, ya da inkâr anlamına gelecek şekilde açıklamalarda bulunan kişilerin yaşamları yakından incelenecek olursa, görülür ki bu kişiler farkında olmadan cinlerle bağlantı hâlindedirler… Yani, farkında olmadan cinlerin yönetimi altına girmişlerdir

Bazıları da bu durumun farkındadır, buna rağmen bilerek cinleri inkâr ya da tevil etmektedirler; kendilerinin cinlerden faydalanarak birtakım şeyler yaptıkları ortaya çıkmasın diye…

Bazıları da, kendisi bile farkında olmadan cinlerin kaydı altına girmiştir ki, cinlerden aldığı ilhamlarla, cinlerin varlığını inkâr etmekte, yahut da cinleri “mikroplardır onlar” diye açıklama yollarına sapmaktadırlar…

Ancak şurası kesindir ki, cinleri inkâr edenler yahut ta inkâr anlamına gelen bir biçimde yorum yollarına sapanlar; ya İslâm Dini hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdir; ya da kesinlikle farkında olmadan cinlerin yönetimi altına girmiş bir hâldedirler… 

Cinlerle İlgili Bazı Hadisler

Cinlerle İlgili Bazı Hadisler

Evet, Kur’ân-ı Kerîm’de “Cin” adıyla tanıtılan yaratıklardan bahsedilen âyetleri böylece naklettikten sonra şimdi de Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm)’dan naklolunan iki hadisi inceleyelim:

“O sırada Cinler, semâdan haberler alamaz olmuşlardı… Ve çıkmak istedikçe de üzerlerine şihablar salınır olmuştu…

Bunun üzerine içlerinden ileri gelenler:

− Herhâlde yeni bir şey oldu ki, sizinle semâ haberleri arasında perde meydana geldi!.. Arzı dolaşın bakalım, oluşan olay nedir anlayalım… demişler…

Ve bu sebeple de Cinler yeryüzünü araştırmaya başlamışlar…

Nitekim Tihame tarafına gitmekte olan birtakım Cin, Sokukaz’a gitmekte olan Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi vesellem’in Nahle mevkisinde ashabıyla birlikte sabah namazı kılarken okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’i dinlemişler… Ve dinledikten sonra da:

− İşte bu semâ haberlerine perde olan olaydır!..

Demişler ve derhâl kavimlerine dönerek anlatmışlar:

− Gerçekten bize hayranlık veren Kurân’ı işittik!..

İşte bundan sonra Allâhû Teâlâ, Cinn Sûresi’ni inzâl etti; Cinlerin dediklerini Rasûlullâh bildirdi…”

İbni Mes’ud (r.a.)’dan rivayet edilen ikinci hadis de şöyle:

“Rasûlullâh (aleyhisselâm):

− Ben Cin’e Kur’ân okumakla emrolundum… Beraberimde kim gelir? diye sordu…

Herkes sustu… İkinci defa sordu… Gene susuldu…

Üçüncü defa yine sordu, bu defa ben cevap verdim:

− Ben Abdullah!.. Mahiyetinde giderim yâ Rasûlullâh…

Bunun üzerine kalktık, yürüdük…

Düb Şib’inin yanında Hacune mevkisine gelince, benim önüme bir hat çizdi;

− Bunu tecavüz etme!.. dedi.

Sonra da Hacune doğru geçti…

Derhâl üzerine keklikler gibi uçuştular… Sanki “Zud” ricaline benziyorlardı… Kadınların def çaldıkları gibi deflerini çalıyorlardı…

Nihayet etrafını sardılar ve gözümde kayboldu… Hemen yerimden kalktım… O zaman bana eliyle “otur” diye işaret etti… Sonra da Kur’ân okumaya başladı… Gittikçe sesi yükseliyordu… Hepsi yere yapıştılar… O derece ki, seslerini işitiyordum kendilerini göremiyordum…

Sonra Rasûlullâh (aleyhisselâm) yanıma geldiğinde;

− Gelmek istedin değil mi?.. diye sordu.

Ben de:

− Evet yâ Rasûlullâh! dedim.

Cevap verdi:

− Sana gerekmezdi!.. Onlar Cin!.. Kur’ân dinlemeye geldiler… Sonra da kavimlerini uyarmak üzere döndüler…”

Şimdi Hz. Muhammed (aleyhisselâm) ile cinler arasında geçen olayları açıklayan bu hadisleri inceleyerek, bunlardan çıkan hükümleri görelim:

1.Cinler normal olarak semânın üst katlarına (ki bu üst katlar deyimiyle vurgulananın ne olduğunu ileride açıklamaya çalışacağız) çıkarak geleceğe dönük haberleri öğrenebiliyorlardı…

2. Kurân’ın inzâli daha doğrusu Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a Risâlet yani Rasûllük görevinin verilmesi ve icraatına başlaması onların semânın üst katlarından haberler almalarını önledi…

3. Bütün yeryüzünü aynı anda algılayamadıkları, algılamaları için de gene bir zamana ihtiyaçları bulunduğu buradan çıkarılabilmektedir…

4. Cinlerin semânın üst katlarından haber almaları, Şihab (meteor-kayan ve atmosfere girince yanan göktaşı) denen bir nesneyle önlenmektedir…

5. Yoğunlaşarak maddi bir yapıda görünebilmektedirler…

6. İçlerinden bir kısmı kavmini uyarma görevi alabilmektedir…

7. İnsan kulağının işitebileceği birtakım sesler çıkartabilmektedirler.

Kurân’a Göre “Cin”

Kurân’a Göre “Cin”

Buraya kadarki bölümlerde olaya bilimsel açıdan bakmıştık ve cinlerin yapısını aynı bakışla izah etmiştik…

Bu bölümde ise “Cin” hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği bilgilerden bazıları ile bu konuda Rasûlullâh’tan bizlere ulaşan ve doğruluğunda şüphe olmayan bazı gerçekleri size nakletmeye çalışalım…

Önce Kur’ân-ı Kerîm’den cinlerle ilgili bazı âyetleri “Allâh İlminden Yansımalarla KUR’ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ” isimli kitabımızdan naklediyoruz…

“Cann’ı (cin sınıfını – görünmez varlıkları) da dumansız ateşten (radyasyon-ışınsal enerji – elektromanyetik dalga bedenli) yarattı.” (55.Rahmân: 15)

Bu âyet meâlinde “Cin” adıyla bilinen ve bazı görüşe göre de, çoğul olarak “Cann” diye kullanılan yaratığın yapısı anlatılmaya çalışılmaktadır…

İnsanın yapısı için, umumi mânâda, görünüşünden yani bedeninin yapısından dolayı, nasıl ki “topraktan halkolunmuştur” denilmekte ise; burada da cinin yapısı izah edilirken, gene aynı usülle, cinin yapısı işaret edilerek “dumansız ateşten” yani “ışınlardan – radyasyondan – dalgadan yaratılmıştır diye tarif edilmektedir.

***

“Cann’ı da daha önce semum ateşten (gözeneklerden geçen, zehirleyici ateşten; ışınsal bedenle, cehennemdeki ateş, semum kelimesiyle tanımlanmıştır. a.h.) yarattık.” (15.Hicr: 27)

Bu âyet meâlinde dahi bu yapının tarifi gene aynı mânâya çıkacak, fakat bu mânâyı daha da açıklayacak bir şekilde izah edilmekte ve “gözeneklere (yani maddeye) nüfuz edici ateşten” ve “zehirleyici ateş – radyasyon” denilmektedir.

Nitekim bakınız bu konuda M.H.Yazır merhum da ne diyor:

Hâsılı demek oluyor ki, insan yaratılmazdan evvel, Güneş’te ve arzın başlangıcında olduğu gibi, çalkalanıp duran (dalgalanan) muzdarip ve müteheyyiç bir hâlde bulunan hâlis bir ateş veya ELEKTRİK hâlinde olduğu gibi, her şeye karışabilen veyahut eşyayı birbirine karıştırmak ihtilat ettirmek hassasını haiz bir ateşten (yani ışınlardan) biz insanların gözlerine bermutad görünmeyen gizli birtakım hayat kuvvetleri, hayati unsurlar yaratılmıştır ki bunlara “can” tesmiye olunur.(Cilt: 6/ Sayfa: 4670)

***

(Allâh) onları topluca haşrettiği gün: ‘Ey cin topluluğu, gerçekten insanların çoğunluğunu hükmünüz altına aldınız (hakikatten uzaklaştırdınız)!’ (der)…” (6.En’am: 128)

Bu âyet meâli ise, dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, günümüzde pek çok önemi olan bir konuyu açıklamaktadır… Çünkü bu âyet ile Allâhû Teâlâ, “Cin” adıyla tanınanvarlıkların çok büyük bir özelliğini açıklamaktadır; ki bu cinlerin insanları kendilerine tâbi kılma, insanları baştan çıkartma, kendi hükümleri altında yaşatmaları olmaktadır.

Evet, daha evvel bahsetmiş olduğumuz gibi, cinlerin yapılarından dolayı sahip oldukları avantajı, kendi anlayışlarına göre değerlendirmeleri, bir oranda, insanları aldatabildikleri kabul edilmektedir…

Yani, cinler arasında, insanları aldatmak, onları kendi hükümleri altına almak başarı olarak değerlendirilmekte, birbirlerine karşı kendi üstünlüklerini bu şekilde ispatlamaya çalışmaktadırlar…

Cinlerin insanları aldatma ve kendilerine tâbi kılma metodlarını daha ileride geniş bir şekilde yazacağımız için, burada sadece, bu âyetin işaret ettiği gerçeği açıklamakla yetiniyoruz…

***

“Ben cini ve insi yalnızca (Esmâ özelliklerimi açığa çıkarmak suretiyle) kulluk etmeleri için yarattım!” (51.Zâriyat: 56)

Bu âyet meâli ise cinlerinde aynen insanlar gibi yaratıcılarına karşı kulluk görevi yerine getirmekle yükümlü olduklarını açıklamakta, yaratılma sebeplerinin de bu olduğunu kesin bir şekilde belirtmektedir…

***

“Ey cin ve ins topluluğu! Semâlar ve arzın aktarından (bedenlerinizin çekim gücünden) çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, hadi çıkın gidin (bedensiz yaşayın)! Kudretiniz olmadıkça (kudret sıfatı sizde açığa çıkmadıkça) geçip gidemezsiniz!” (55.Rahmân: 33)

“İkinizin de üzerine Nâr’dan alev ve duman (bilinç bulanıklığı) irsâl edilir de başarılı olamazsınız!” (55.Rahmân: 35)

(Ölüm esnasında) semâ (benlik bilinci) parçalanarak yanık yağ rengi alıp, gül misali (hakikat müşahede edildiğinde)!” (55.Rahmân: 37)

Bu âyetlerin meâli ise, cinlerin de hesap gününde aynen insanlar gibi Dünya’da yaptıklarından sorumlu olacaklarını, yaratıcılarının emirlerine karşı gelmeleri hâlinde ceza göreceklerini; hesap gününün dehşetini, zorluğunu birçok benzetme yollu beyanlarla açıklamaktadır…

***

“…Rabbinin: ‘Andolsun ki cehennemi tamamen cin ve nâs’tan dolduracağım’ kelimesi tamamlanmıştır.” (11.Hûd: 119)

Bu âyet meâli ise cinlerden de yaratıcısının emrine uymamış olanların aynen insanlar gibi, ikinci yaradılışta, “cehennem denen ceza ortamında azaba uğrayacaklarını belirtmektedir.

***

“Onlar için karînler (şeytanî fikirliler {cin veya ins}) hazırladık ki; (bu yakın arkadaşlar) yapmakta olduklarını ve yapmayı hayal ettikleri arzularını onlara süslü gösterdiler! Cin ve insten, onlardan önce gelip – geçmiş ümmetler hakkındaki hükmü, bunlar aleyhine de hak oldu… Muhakkak ki onlar hüsrana uğrayanlardı!” (41.Fussilet: 25)

Buradaki âyet meâli, cinlerin de aynen insanlar gibi çeşitli Nebi ve Rasûllere tâbi olmakta zorunlu tutulduklarını; buna rağmen emre uymayanların azaba uğrayacaklarının bildirildiğini; sonuçta onların kendilerine karşı verilmiş bulunan azap veya mükâfat gerçeğine erişeceğini açıklamaktadır…

Demek oluyor ki, cinler için daha evvel belki de insanlar arasından Nebi ve Rasûller gelmiş ve cinlere çok daha eski devirlerde de Nebi ve Rasûllere uymaları önerilmiştir.

***

“O’nunla (Allâh ile) cinler (normal insan duyularının algılayamadığı bilinçli varlıklar) arasında bir bağ oluşturdular! (onlara Allâh dûnunda tanrısallık atfettiler)… Andolsun cinler de bilir ki, muhakkak onlar muhdarîndir (zorunlu olarak huzurda hazır tutulacaklardır)!” (37.Sâffât: 158)

İnsanlar arasında nasıl ki bir grup çıkıp da İsa (aleyhisselâm)’ın “Allâh”ın oğlu olduğunu iddia etmişse,cinler arasında bir grubun da çıkıp, bazı cinlerle “Allâh” arasında hısımlık, akrabalık iddia etmiş oldukları da bu âyetle bildirilmektedir.

Yine âyetten anlaşıldığına göre, bir kısım cinler bu şekilde bir iddiada bulunurken; diğer bir kısım da onların iddialarının boş olduğunu; birgün bu iddialarından dolayı hesaba çekileceklerini biliyorlardı… Demek oluyor ki, cinlerden, gerçekten sapıtmış olanlar olduğu gibi Hakk’a yönelmiş olanlar da bulunuyor…

***

“…(Rabbine, Melikine, İlâhına sığınırım Nâs’ın) Cinlerden ve insanlardan” (114.Nâs: 6)

İnsanların şerrlilerinden olduğu gibi, cinlerin şerrlilerinden de Allâh’a samimi bir inançla sığınmanın icap ettiğine; ancak bu takdirde sığınan kişilerin onların zararlarından korunacağına işaret eden âyet de bu oluyor…

***

“‘Ey cin ve ins topluluğu, hakikate işaret eden mesajlarımı anlatan ve şu güne ulaşacağınız hakkında sizi uyaran, sizden Rasûller gelmedi mi?’… ‘Kendi aleyhimize şahidiz’ dediler… Dünya hayatı onları aldattı ve(sonuçta) kendilerinin, hakikat bilgisini inkâr edenlerden olduklarına şahitlik ettiler!” (6.En’am: 130)

Bu âyet meâli de cinlerin ve insanların hesap günündeki durumlarından bahsetmektedir… 

Cinlere de Nebi ve Rasûllerin gelmiş olduğunu; onların da Yaratıcılarına karşı vazifeleri olduğunun bildirildiğini; ALLÂH’a ve Allâh Rasûllerinin önerilerine uymakla sorumlu olduklarının açıklandığını; ancak buna rağmen büyük bir kısmının bu ihtarlara kulak asmamakta olduğunu vurgulayan bir âyet bu da!…

Nitekim, hakikatle karşılaştıkları günde yaptıklarının kendi hüsranlarına sebep olduğunu anlayacakları ve suçlarını da itiraf edecekleri de gene bu âyette bildirilmektedir… İnsanlar gibi, cinlerin de büyük bir kısmının “kâfir” yani “gerçeği örtücü” oldukları bu âyetle daha o zamanlardan açıklanmış; ve dahi bu suretle onların gerçeği görmeleri istenmiş olmaktadır…

***

“Hani cinden (insan gözünün görme alanı dışında kalan bir türden) bir grubu, Kurân’ı işitip dinlesinler diye sana yöneltmiştik… Ona hazır olduklarında dediler ki: “Susun!”… Hüküm yerine gelince de uyarıcılar olarak toplumlarına döndüler!

Dediler ki: ‘Ey halkımız… Biz, Musa’dan sonra inzâl edilmiş, öncekileri tasdikleyen, Hakk’a ve tarik-i müstakime yönlendiren bir bilgi işitip dinledik.’

‘Ey kavmimiz… DAÎALLÂH (Allâh davetçisine) (DAÎALLÂH; cinler O’nu DAÎALLÂH olarak görüp değerlendirmiştir, Rasûlullâh olarak değil. Postacı – elçi türü yaklaşımların temeli de bu kelimenin anlamına dayanır) icabet edin ve O’na iman edin ki, bazı günahlarınızı bağışlasın; sizi feci bir azaptan korusun.’” (46.Ahkaf: 29-31)

Burada da geniş bir şekilde, cinlerin ilk defa Kurân’ı dinleyip iman etmeleri ve kavimlerine dönüp onları da imana davet ettikleri anlatılmaktadır…

***

De ki: “Bana vahyolunana göre; Cin’den bir topluluk (Kur’ân) dinleyip de: ‘Muhakkak ki biz, hayrete düşüren bir Kur’ân işittik!’ demişler.”

(O,) rüşde (olgunluğa) yönlendiriyor. Bu sebeple iman ettik Ona! Rabbimize hiç kimseyi asla ortak tutmayacağız.”

“Muhakkak ki Rabbimizin ceddi (azamet ve sultanlığı) çok yücedir… Ne bir dişi eş edinmiştir ne de bir çocuk!”

 “Doğrusu bizim kıt anlayışlımız, Allâh hakkında saçma iddiada bulunuyormuş!”

“Biz gerçekten, ins ve cin Allâh hakkında asla yalan söylemez, diye zannetmiştik.”

“Doğrusu, insan türünden bazı rical (erkek veya kadın), cin türünden bazı ricale (erkek veya kadın)sığınırlar… Bu yüzden onların azgınlıklarını artırırlar.”

“Muhakkak ki onlar (insanlar), sizin gibi düşünüp, Allâh’ın hiçbir kimseyi asla bâ’s etmeyeceğini, zannetmişler!” (Bu âyet cinlerin de yaşadıkları beden boyutu itibarıyla ‘Ölüm – kıyamet’ aşaması sonrasına insanlar gibi vâkıf olmadıklarını göstermektedir. A.H.)

“Gerçekten biz semâya dokunduk da onu, güçlü bekçilerle (kuvvelerle) ve şihablarla (anlamamızı önleyen ışınlarla) doldurulmuş bulduk.”

“Biz anlamak için ondan mekân edinip oturuyorduk. Şimdi ise kim dinlese kendisi için gözetleyen tahrip edici ışın bulur!”

“Gerçek ki biz, arzda (bedende) olanlardan açığa çıkarılacak olan şerr mi; yoksa Rablerinin muradı, kendilerinde bir reşad mı (hakikati müşahedenin olgunluğu), buna vâkıf değiliz.” (Bu âyet dahi göstermektedir ki Rabbinin {Esmâ hakikatinin} kişiye ne yaşatacağı, kişinin Allâh indîndeki açığa çıkış amacı, cinler tarafından bilinmemektedir. A.H.)

“Bizden sâlihler vardır; yine bizden, ondan (Sâlihlik mertebesinden) aşağı olanlar da vardır… Biz çok çeşitli tarîkler (türleri – yapıları anlayışları farklı, kozmopolit halk) olduk.”

“Biz anladık ki, arzda Allâh hükmünü geçersiz kılamayız ve kaçarak da O’nun hükmünün yerine gelmesini önleyemeyiz!”

“Biz hüdayı (Kurân’ı) işittiğimizde, Onun hakikat olduğuna iman ettik… Kim Rabbine hakikati olarak iman ederse, (artık o) ne hakkının eksik verilmesinden korkar ve ne de zillete düşürülmekten!”

“Bizden teslim olmuşlar da vardır, hükümlere âsi olan zâlimler de vardır… Teslim olanlar, hakikatin olgunluğuna talip olanlardır.”

“Hükümlere karşı çıkan zâlimler ise cehennem için odun oldular!” (72.Cinn: 1-15)

Cinlerin genel davranışlarına ait önemli bir miktar bilgi de nihayet bu âyetlerde açıklanmaktadır… Kur’ân-ı Kerîm’de “CİNN Sûresi” diye adlandırılan bu sûrede cinler hakkında gerçekten son derece enterasan bilgiler bulunmaktadır ki, bunların değerlendirilmesi hâlinde, insanoğlu, cinlere dair önemli bir ölçüde bilgi sahibi olmaktadırlar…

Cinlerinaralarındaki bu konuşmayı nakleden bu âyetlerden ilk olarak anlaşılan, onlardan bir kısmınınKurân’ı işitir işitmez iman ettikleri olmaktadır.

İkinci olarak açıklanan husus, daha evvel de üzerinde önemle durmuş olduğumuz gibi, İNSANLARDAN BAZILARININ CİNLERE SIĞINMASI VE BÖYLECE CİNLERİN AZGINLIKLARININ ARTMASINA SEBEP OLMASIDIR… İnsanlardan bir kısmının cinlere sığınması veya onlarla çeşitli şekillerde temas kurmaları hakkındaki bilgiyi ileride, “Cinlerin insanları aldatma ve kendilerine tâbi kılma metodları” başlıklı bölümde açıklamaya çalışacağız.

Üçüncü olarak açıklanan husus ise, cinlerin evrendeki varoluş şekilleri ve hareketleri, haberleri algılama özellikleri ve kendilerini yakan yani zedeleyen nesneler hakkında olmaktadır… Bu husus hakkında da gerekli noktaları ileride anlatmaya çalışacağız…

Dördüncü husus, bu âyet cinlerin, insanlar hakkında hayır veya şerr dilenmiş olduğunu kesin bir şekilde bilemeyeceklerini açıklamakta ve bu hususta onların verecekleri bütün bilgilerin hakikatten öte olduğunu belirtmektedir.

Ve nihayet beşinci olarak da, cinlerin de insanlar gibi çeşitli görüş ayrılığı içinde olduğu, yaratanlarının emirlerine uyanlarla uymayanlar bulunduğu, bizzat kendi dillerinden açıklanmaktadır…

İSLAM’DA BÜYÜ (SİHİR) YAPMANIN HÜKMÜ NEDİR?

İSLAM’DA BÜYÜ (SİHİR) YAPMANIN HÜKMÜ NEDİR?

 024 EKİM 2017SORULARLA İSLAM

Büyü (sihir) nedir? İslam’da büyü (sihir) yapmanın hükmü nedir? Büyü yapan kimse şirke girer mi? İslam’da büyü (sihir) haram mıdır? 

Büyü (sihir) lügatte sebebi gizli ve üstü kapalı olan şey demektir. Asıl mânâsı, bir şeyi hakikatinden başka bir şeye çevirmektir. Örfte sihir denilince, başkası üzerinde meydana getirilen bir tesir, yönlendirme, aldatma ve zanna düşürme anlaşılır.

İSLAM’DA BÜYÜ VE BÜYÜCÜLÜK

İslâm’a göre ilim muhteremdir, her türlü hürmete lâyıktır ve öğrenilmesi yasaklanan hiçbir bilgi yoktur. Hatta şerrinden korunmak için sihir bile öğrenilebilir. Ancak hiçbir zaman ilmi kötüye kullanmaya müsâade edilmez. Bu sebeple sihir yapmak haram kılınmış, hatta küfür olarak kabul edilmiştir.

Gıyaplarında ve gaflet ânlarında insanları tesir altına alarak büyük zararlara uğrattığı için sihir son derece veballi ve cezası büyük olan bir günahtır. Onunla ancak Allah’tan korkmayan ve inancı zayıf kimseler meşgul olur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

(Ehl-i kitaptan bir tâife) Hz. Süleyman’ın hükümranlığı aleyhinde şeytanların uydurup okuyageldiği (iftirâlara)tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman (a.s) (sihir yaparak) kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü onlar, insanlara sihri ve Bâbil’de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirilen (bilgileri) öğretiyorlardı. Hâlbuki o ikisi: «Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın (öğrettiğimiz bilgileri sihir yapmakta kullanıp da) kâfir olma!» demeden hiç kimseye bir şey öğretmezlerdi. İşte bunlardan, kişi ile hanımının arasını ayıracak şeyleri öğreniyorlardı. Fakat onlar, bununla, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar verecek değillerdi. Kendilerine faydalı olanı değil de zarar veren şeyi öğreniyorlardı. Şânıma yemin olsun ki onlar, sihri satın alanların (Allah’ın kitabını bırakıp sihirle meşgul olanların) âhiretten nasibi olmadığını çok iyi bilirler. Kendilerini fedâ ederek karşılığında satın aldıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!” (Bakara, 102)

Âyet-i kerimede, “Hâlbuki Süleyman asla sihir yapmadı” yerine, “Hâlbuki Süleyman asla kâfir olmadı”buyrulmuştur. Bu ifade, sihrin küfürle aynı derecede kötü bir günah olduğuna işaret eder ki, sihir ve büyünün çirkinliğini göstermeye kâfîdir. Hârut ile Mârut’un, sihir öğrettikleri kişilere; Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın (öğrettiğimiz bilgileri sihir yapmakta kullanıp da) kâfir olma!” diye îkazda bulunmaları da, sihrin küfre götüren sebeplerin başında geldiğini göstermektedir. Çünkü sihir ve büyüde Allah’ın irâde ve kudretinin üzerinde işler yapma iddiası vardır. Hâlbuki “Büyücülerin her şeyi bildiği, başaramayacakları şeyin bulunmadı­ğı” tarzındaki inançlar İslâm’a ters düş­mektedir.

BÜYÜCÜLER DİNİ İSTİSMAR EDER

Diğer taraftan sihir ve büyünün temelinde menfaat elde etme düşüncesi olduğundan, bunlarla uğraşan insanlar din ve mukaddesât tanımazlar. Bazı du­rumlarda dini ve mukaddes metinleri is­tismar ederler.

Cenâb-ı Hak, Hârût ve Mârût isminde iki meleği Bâbil’e indirmiş ve onlara bazı ince ilmî hakikatleri vermişti. Bu iki melek, hayırda kullanarak istifade etmeleri için ve bir de imtihan maksadıyla bir takım bilgileri İsrâiloğulları’na öğretmişlerdi. Hayır için öğrettikleri hakikatler, fesat ehli tarafından kötüye kullanılabilecek vasıfta olduğundan, melekler herkese kesin bir dille:

“–Biz imtihan için gönderildik, öğrettiğimiz şeyler fitneye müsaittir ve suiistimal edildiğinde insanı küfre götürür. Sakın bunlarla sihir yaparak küfre girme!” diye tavsiyede bulunurlardı. İnsanlardan ve cinlerden olan şeytanlar ise, böyle hayır telkin edip nasihatte bulunmak bir tarafa, meleklerin öğrettiği hakikatlerle insanlara sihir yapmasını öğretiyorlardı.

BÜYÜNÜN ZARARLARI

İşte Yahûdiler, gerek sihirbazlardan gerekse meleklerin öğrettiği hakîkatlerden, kişiyle hanımının arasını ayıracak şeyler öğrendiler. Görüldüğü gibi sihir o kadar büyük bir tehlikedir ki, âile gibi birbirine sıkıca bağlı en sağlam yapıyı bile bozabilmektedir. Dünyanın en yakın insanlarını birbirinden ayıran sihir, komşuları, akrabaları, toplumu ve milletleri ne hâle getirir bir düşünmek îcâb eder! Zira sihir her şeyden evvel ruhlar üzerinde müessir olur, fikirleri târumâr eder, kalpleri çeler, ahlâkı bozar ve cemiyetleri perişan eder.

Ancak, söylenenlere bakarak sihri gözde büyütüp, sihirbazların her şeye kâdir olduğu zannına kapılmamalıdır. Hakikî tesir ne sihirde, ne sihirbazda, ne tabiatta, ne ruhta, ne şeytanda, ne de melektedir. Her şey Allah’ın kudret elindedir. Allah Teâlâ, imtihan îcâbı korumasını kaldırırsa sihirbazlar zarar verebilir, yoksa kendiliklerinden hiçbir şey yapamazlar. Bu sebeple, her şeyden evvel Allah’tan korkmalı, O’na sığınmalı ve O’nun kitabı Kur’ân-ı Kerim’e sarılmalıdır.

Sihir insanlara hep zarar verir, onlara hiçbir faydası olmaz. Bu sebeple, Allah’ın kitabını ve hayırlı işleri bırakıp da sihir gibi zararı büyük bir günahla meşgul olan insanların, âhirette hiçbir nasibi olmayacağı âşikârdır. Böyle insanlar, şeytana ve nefislerine uyup sihirle meşgul olarak aslında kendilerini helâke sürüklemektedirler. Uğruna, ebedî hayatın fedâ edildiği bir anlık dünya zevki, ne kötü bir kazançtır! İnsanlar yaptıkları yanlışın büyüklüğünü ah bir bilseler!

Cenâb-ı Hak, sihirbazın nerede olursa olsun, ne yaparsa yapsın felâh bulmayacağını, muvaffak olamayacağını ve bu bozguncu müfsidin işlerini düzeltmeyeceğini haber vermiştir.[1]

Nebî bir gün:

“–İnsanı helâke sürükleyen yedi şeyden sakınınız!” buyurmuştu. Ashâb-ı kirâm:

“–Ey Allah’ın Resûlü, onlar nelerdir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle cevap verdi:

“–Allah’a şirk koşmak, sihir ve büyü yapmak, -dînî bir ceza ile usûlünce öldürülen müstesna- Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir insanı katletmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum sırasında harpten kaçmak, hiçbir şeyden haberi olmayan iffetli müslüman kadınlara zina iftirasında bulunmak.” (Buhârî, Vasâyâ, 23; Tıb, 48; Hudûd, 44; Müslim, Îmân, 145)

Yine Resûlullah şöyle buyurur:

“Kim bir düğüm atar ve ona üfürürse sihir yapmış olur. Kim de sihir yaparsa şirke düşer. Kim (fayda umarak hayvan tırnağı, nazarlık gibi câhiliye âdetlerinden) bir şeyi (herhangi bir yere) asarsa, o astığı şeye havâle edilir (Allah’ın yardımından mahrûm bırakılır).” (Nesâî, Tahrîmü’d-Dem, 19/4076)

BÜYÜ (SİHİR) NASIL YAPILIR?

Sihirbazların âdeti bir ip alıp ona düğüm atmak ve bazı sihirli sözler söyleyerek düğüme üflemektir. Kim böyle yaparsa sihir ehlinin yaptığı bir işi yapmış olur. Bu da şirk ehlinin amellerinden olup insanı adım adım şirke götürür. En azından tevekkülü ve Allah’a îtimâdı terk ettirip sihre güvendirdiği için gizli şirke sebep olur.[2]

BÜYÜ (SİHİR) HARAMDIR

Âlimlerimiz, bu ve benzeri naslardan hareketle, sihir öğrenip uygulamanın hükmü konusunda muhtelif görüşler ileri sürmüşlerdir. Ebû Hanîfe, İmâm Mâlik ve Ahmed bin Hanbel’e göre sihir öğrenip yapmak küfürdür. Hanefî Mezhebi imamlarından bazılarına göre şerrinden korunmak için sihir öğrenilebilir; bu küfür değildir. Fakat sihir yapmanın câiz olduğuna veya fayda verdiğine inanmak küfürdür. Sihir ve büyü yapan kimseler cezalandırılır. Onlara verilecek ceza, fıkıh kitaplarında tafsîlâtıyla açıklanmıştır.[3]

BÜYÜ (SİHİR) NASIL BOZULUR?

Kendilerine sihir yapılmış kimselerin bunun tesirinden kurtulmak için, bu işi meslek edinmiş samîmiyetsiz kimselere mürâcaat etmeleri doğru değildir. Her şeyden evvel Allah’a sığınmak, ibadet ve dua etmek ve yoksullara sadaka vermek gerekir. Âlim, takvâ sahibi ve güvenilir bir kimse, sihir yapılan insanlara yardımcı oluyorsa ondan istifade etmek de mümkündür.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere nefes eden (sihirbazların) şerrinden ve hased ettiği vakit hasedcinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!” (Felâk, 1-5)

[1] A‘râf, 116; Yûnus, 76-81; Tâhâ, 69; Zuhruf, 30; Zâriyât, 52.

[2] Hadis-i şerifte, fayda temin etmesi veya zararları defetmesi umularak boyna veya herhangi bir yere, câhiliye devrine ait muska, nazarlık, hayvan tırnağı ve kemiği gibi şeylerin asılması da yasaklanmaktadır. Böyle şeyler yapanları Allah, o güvendikleri şeylere havâle ederek yardım ve rahmetinden mahrum bırakır. Kur’ân’dan ve ilâhî isimlerden bazı şeyler yazıp teberrüken asmak ise, bu hükmün hâricinde tutulmuş ve câiz görülmüştür. Nitekim ashâb-ı kiramdan Abdullah bin Amr (r.a.) küçük çocuklara böyle şeyler takardı. Bunların bir fayda celbedip zararı defedeceğine inanmak ise yine doğru görülmemiştir. Zira şifâyı veren ve kötülükleri defeden ancak Allah Teâlâ’dır. (Hâşiyetü’s-Sindî ale’n-Nesâî, Haleb, 1986, VII, 112)

[3] Bkz. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, I, 441-451; Kâmil Miras, Tecrîd Tercümesi, VIII, 224-235.