Cinlerin Kendilerini Tanıtarak İletişim Kurmaları

Cinlerin Kendilerini Tanıtarak İletişim Kurmaları

Bu çeşit Cin – İnsan ilişkisi, genellikle cinlerin insanları zorla kendi kaydı altına alması şeklinde meydana gelmektedir…

Daha çok kadınlarda görülen bir yoldur…

Özellikle, asabi huylu kadınlar ile, doğum ertesinde veya ateşli hastalıklar, kazalar sırasında bu bağ kurulmaktadır… Bu durumun sebebi, beynin o andaki bedenin çeşitli yerlerindeki aşırı faaliyetlerle meşgûl olması ve bu sebeple, “İnsan”ın istediği şekilde beyinde hâkimiyet kuramamasıdır… Nitekim bu zayıf anda cin o kişinin beynindeki ilgili merkezinde hâkimiyetini kurarak, ona istediği gibi görünmekte ve artık zorla istediğini yaptırmaktadır…

Bu zorla istediğini yaptırma işini, bazen kişinin beynindeki acı duyma merkezine verdiği impulsla onun acı duymasını sağlayarak gerçekleştirmekte; bazen de korku merkezini uyararak, onun ufak bir şeyden büyük korku duyarak o şeyi yapmasını sağlama şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Her hâlde yapılan iş, kişinin beynindeki belirli bir merkeze belirli oranda dalga sinyaller verilerek uyarılması ve böylelikle o kişide istenilen tesirin meydana getirilmesi şeklinde olmaktadır…

Nitekim ileride de açıklayacağımız gibi, gene medyumların transa geçirilmesi hâlinde bu hâl aynen ortaya çıkmakta, önce kişinin kendini serbest bırakması istenmektedir ki bundan da amaç, “insan”ın beyin üstündeki kontrolunun azalması ve böylelikle iletişim kurulmak istenen cinin hâkimiyetinin kolaylıkla sağlanmasıdır…

Bu tip bağlantılarda kadınlar kendileriyle iletişim kuran cinin son derece yakışıklı bir erkek hâlinde göründüğünü ifade etmektedirler…

Açık bir şekilde kadınlar veya genç kızları kendilerine bağlayan cinler genellikle onlarla evlenmekte ve cinsî münasebette bulunmaktadırlar…

Bu münasebetler sırasında kadın, cini bir cisim şeklinde görmekte ve onunla aynen bir insan olan erkekle münasebette bulunuyormuş gibi temasta bulunmaktadır… Ancak cinin maddesi olmaması nedeniyle burada akla şu sual gelmektedir:

“Acaba tam bir madde hâline geçemeyen cin, nasıl olup da bu temas sırasında insan cinsine ait bir kadını tatmin edebilmektedir?..”

Bu gibi durumlarda cin, o kadının beynindeki seks merkezini uyararak onun tatmin olmasına sebep olmaktadır ki; beynin bir merkezine elektroşok verilerek kişiye istenilenin nasıl yaptırılabileceğini fizyoloji sahasındaki bilim adamları çok iyi bilmektedir…

Keza bu tip ilişkiler sadece insan cinsinden kadın ve cin sınıfından bir erkek arasında olmayıp; cin sınıfından kadın ve insan cinsinden erkek arasında da meydana gelmekte; hatta cinlerin homoseksüel ilişkiler içine dahi girdikleri dile getirilmektedir…

Bütün bu tip ilişkilerde ortak olarak tespit edilen husus, cinlerden birisinin sadece kendi tarafından gelen bir arzuyla ve zorla insanı kendine tâbi etmesi şeklinde olmaktadır… Genellikle zorla tâbi duruma düşen insan bundan şikayetçidir. Meydana gelen olaylar, insanın istemediği şekilde olmaktadır…

Nitekim bu çeşit vakalarda özellikle insan cinsinden kadın ile cin sınıfından erkek arasında olan ilişkilerde, kadın dış dünyasından iyice sıyrılmakta, çok defa bir odaya kapanmak istemektedir…

Eğer kendisiyle ilişki kuran cin, dinî deyimle “süflî” cinstense yani ateist-dinsiz ise, o kadını yıkanmaktan men etmektedir…

Buna karşılık bazı olaylarda ise tam aksi görülmekte ve bu defa da kadında devamlı olarak yıkanma isteği görülmektedir… Hatta bazı olaylarda öyle orijinal durumlar meydana gelmektedir ki; kadın cinle olan ilişki ertesinde, kendi başına bırakıldığında geçirdiği hoş olmayan durum sonunda bir şok geçirerek, saatlerce banyoda kalıp yıkanmaktadır…

Tıp, bugün bu durumları tespit edemediği için pozitif ilim olarak, hastayı elektroşokla tedavi yapmaya çalışmaktadır ki, bu da netice alınmasını sağlamamaktadır bu tip olaylarda… Çünkü, elektroşok sonunda, kişinin beyin hücrelerinde kaba bir deyimle bir sarsıntı ve düzensizlik meydana gelmekte ve bu durum yani yatışma hâli o kişideki iyileşmeden dolayı olmayıp; sadece, geçirdiği şokun meydana getirdiği sarsıntıdan ileri gelmektedir…

Genellikle “nefesi kuvvetli kişiler” tarafından bu tip olayların düzeltilmesine de rastlanmaktadır ki, ileride “okumanın cinler üzerindeki etkisi” adlı bölümde bu durumun bilimsel açıklamasını yapmaya çalışacağız…

Cinlerin açıktan bildirerek veya göstererek insanlarla ilişki kurmaları iki yoldan olmaktadır demiştik…

Eğer cin yukarıda açıkladığımız şekilde bir ilişki kurmak isterse, bu İslâm Dini dışındaki yollar görüntüsü altında incelenmektedir… Ki bunlar genel olarak “süflî yol” adıyla anılmaktadırlar…

Bu açıkladığımız tür ilişkiler dışında insanları zorla sefil bir hayat ve kir-pas içinde yaşattıkları, günümüzde birçok olaylarda tespit edilebilmektedir…

Cinlerin insanları kolaylıkla kandırıp hükmedebilmeleri için öncelikle tercih ettikleri yol; onların İslâm kaynaklarından gelen bilgilerle bağlantılarını kopartmak ve bu yolda telkinlerde bulunmak çizgisindedir… Çünkü kendileri hakkında en geniş bilgi İslâm kaynaklarında vardır

Onların bu bilgilerden yoksun kalmalarıyla birlikte, çok kolaylıkla kandırılabilmeleri elbetteki kendileri için son derece önemli avantaj olmaktadır.

İnsan bilmediği tehlikeye karşı elbette ki tedbir de alamaz!..

Cinler de işte bu yüzden insanların kendilerini bilmelerini istemezler… Ki böylece kendilerine karşı önlem alınmasın!..

“İNSAN-I KÂMİL” kitabı yazarı büyük evliyaullâhtan AbdülKerîm el Ciylî, adı geçen kitabında “Yedi kat yer ehli” bölümünde, Dünya atmosferi içerisinde yaşayan cinlerin yedi sınıf oluşundan söz ederken, en zayıf takımının ikinci kat arzda yaşayanlar olduğunu anlatarak, bunların insanlara, tefekkür mekanizmalarını bloke ederek etki ettiklerini söyler… “İfrit” adını taşıyan en şerrlilerinin beşinci kat arzda (yeryüzü semâsı birden yediye kadar yükselir) yaşamakta olduklarından söz eden Ciylî, altıncı ve yedinci katta yaşayanlaraise hiçbir insanın söz geçiremediğini anlatır.

Cinlerin içinde yaşadığımız İslâm toplumunda en şerrli faaliyetleri elbetteki bize göre sûreti Hakk’tan görünerek, insanları saptırmalarıdır…

Cinlerin sûreti Hakk’tan görünerek insanları İslâm’dan uzaklaştırmaları birkaç seviyeden olmaktadır…

Fal ve büyüyü “hocalık” kisvesi altında yapmak en alt seviyedir…

Evlilik veya başka bir nedenle cinle ilişki kuran kişi, bağlantılı olduğu varlığı kullanarak, geçmişe dair haberler vermekte ve geleceğe yönelik, ihtimaller hesabına dayalı bir şekilde güya olacağı söylemektedirler…

Oysa geleceğe dönük söylentilerin çok büyük bir kısmı doğru çıkmayacaktır… İslâm’a göre fal baktırmanın, büyü yaptırmanın yeri de dinde yoktur. Bu önemli bir suçtur. Büyük vebaldir!.. Büyük günahlardandır!..

Maalesef günümüzde pek çok kişi, cinlerle ilişkide olan ve bu yüzden kendini evliya sanan sahte mürşitlerin peşinden koşarak çok kıymetli ömürlerini boşa geçirmektedirler…

Çevresini aydınlatabilme yetisine sahip olabilmek için, önce İslâm’ın Tevhid ve akaid ilmine sahip olmak “Âmentü”de belirtilen hususları bütün detaylarıyla bilmek ve bu hususta bütün suallere cevap verebilecek düzeyde ilim sahibi olmak gerekir…

Oysa günümüzde sahte MEHDİ ve MÜRŞİDLER -nerede ise her şehirde birkaç tane- CİNNÎ ilhamlarla, tamamıyla ilim dışı hurafelerle pek çok insanı yanlış yollara sürüklemektedir.

Tasavvuf önce nefis mücahedesidir!.. Bu da Hz. Rasûlullâh’ın “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz”ifadesinde açıklanmıştır…

GERÇEK böyleyken; tasavvuf ehli olduğunu söyleyen sayısız insan ve onların süper mürşidleri SİGARA içmeden duramamaktadırlar!..

Bir SİGARAya karşı nefis mücahedesi olmayan kişi, nerede kaldı, daha hassas konularda mücahede yapacak ve velî olacaktır…

Cinlerin Aldatma ve Yönetme Sistemleri

Cinlerin Aldatma ve Yönetme Sistemleri

Daha önce de belirtmiş olduğumuz üzere, cinler, yapılarının da kendilerine verdiği avantaj dolayısıyla, çeşitli şekillerde insanlarla bağlantı kurmakta ve çoğu zaman da bu bağlantı sonunda onları kendilerine tâbi bir hâle getirmektedirler!..

Ancak insanlar pek çok olayda tespit ettiğimiz üzere, durumlarını gizlemekte; böylece mahcubiyetten korunmak, zor duruma düşmemek ve alaylara muhatap olmamak gayesiyle, bu bağlantıdan hiçbir zaman söz etmemekte;hatta çok zaman da bu durumlarını inkâr etmektedirler… Çünkü, bu ilişkiler ortaya çıktığı zaman, onlar hem çevrelerine karşı mahcup bir duruma düşecekler, hem de cinlerle uğraş verme yolunu bilmeyen insanların vereceği yanlış öğütlerle kendi felaketlerine yol açacaklardır…

Nitekim daha önce de vermiş olduğumuz üzere, Kur’ân-ı Kerîm’de, cinlerin insanları kendi kayıtları altına almaları ve onları âdeta kendilerine tâbi birer robot şeklinde kullanmaları şu âyette çok açık bir biçimde anlatılmaktadır:

(Allâh) onları topluca haşrettiği gün: ‘Ey cin topluluğu, gerçekten insanların çoğunluğunu hükmünüz altına aldınız (hakikatten uzaklaştırdınız)!’ (der)…” (6.En’am: 128)

Cin adı verilen, insanın, varlığını beş duyusuyla tespit edemediği yaratıklar, insanları iki yoldan kendilerine bağlamaya çalışmaktadırlar…

1. Kendilerini o kişiye resmen bildirerek…

2. Kendilerini o kişiye hiç bildirmeden ve fark ettirmeden…

Kendilerini temas kurdukları insana bildirmeleri hâlinde, o kişiyle bağlantı yollarından biri İslâmi amaçlar görüntüsü altında olur. Diğer bir yol da İslâm Dini dışındaki yollar görüntüsü altında bağlantı kurmaktır.

Kendilerini hiç fark ettirmeden bir insanla bağlantı kurmaları hâlinde de yine bu iki yol geçerlidir…

Yani ya kişinin İslâm’a olan yakınlığını istismar ederler ya da kişinin kendi dinine ve din anlayışına göre humanist (insancıl) fikirler öne sürerek o kişiyi kendi yollarına sürüklerler… 


Cinleri İnkâr Eden Müslümanların Durumu

Cinleri İnkâr Eden Müslümanların Durumu

Görüldüğü üzere, Cinler, Kurân’da birçok yerde uzun uzun anlatılmakta, insanlara yaptıkları ve yapmak istedikleri detaylarıyla açıklanmaktadır…

Kur’ân-ı Kerîm’in bu âyetlerini kabul etmemek ise KURÂN’ı inkâr anlamını taşır…

Yani CİNLERİ İNKÂR ETMEK; KURÂN’ı inkâr etmek, Kutsal Kitap olduğunu ve “ALLÂH” katından gelmiş olduğunu kabul etmemek demektir!..

Ayrıca İslâm Dini’nde belirli bir düzeydeki tüm bilginler tam bir ittifak hâlindedir ki, Kurân’ın bir âyetini dahi kabul etmeyen, tamamını kabul etmemiş demektir…

Düşünün ki, bir şahıs müslüman olduğunu söylemekte; hem Allâh’a, hem Rasûlullâh’a, hem de Kurân’a inandığını söylemektedir; ondan sonra da kalkıp CİNLERİ İNKÂR ETMEKTE ya da bu konudaki pek çok âyeti inkâr mahiyetinde tevil ederek, Cin denen varlıkların “mikroplar” olduğunu iddia edebilmektedir

Elbette ki, müslüman olduğunu söylediği hâlde, sonra da cinleri inkâr edenlerin yahut da inkâr anlamına gelen açıklamalara sapanların bu durumlarının önemli bir sebebi mevcuttur.

Bu gibi kişilerin cinleri inkâr etmelerinin gerçek sebebi genellikle yine cinlere dayanmaktadır!..

Eğer, bu cinleri inkâr eden, ya da inkâr anlamına gelecek şekilde açıklamalarda bulunan kişilerin yaşamları yakından incelenecek olursa, görülür ki bu kişiler farkında olmadan cinlerle bağlantı hâlindedirler… Yani, farkında olmadan cinlerin yönetimi altına girmişlerdir

Bazıları da bu durumun farkındadır, buna rağmen bilerek cinleri inkâr ya da tevil etmektedirler; kendilerinin cinlerden faydalanarak birtakım şeyler yaptıkları ortaya çıkmasın diye…

Bazıları da, kendisi bile farkında olmadan cinlerin kaydı altına girmiştir ki, cinlerden aldığı ilhamlarla, cinlerin varlığını inkâr etmekte, yahut da cinleri “mikroplardır onlar” diye açıklama yollarına sapmaktadırlar…

Ancak şurası kesindir ki, cinleri inkâr edenler yahut ta inkâr anlamına gelen bir biçimde yorum yollarına sapanlar; ya İslâm Dini hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdir; ya da kesinlikle farkında olmadan cinlerin yönetimi altına girmiş bir hâldedirler… 

Görüldüğü üzere, Cinler, Kurân’da birçok yerde uzun uzun anlatılmakta, insanlara yaptıkları ve yapmak istedikleri detaylarıyla açıklanmaktadır…

Kur’ân-ı Kerîm’in bu âyetlerini kabul etmemek ise KURÂN’ı inkâr anlamını taşır…

Yani CİNLERİ İNKÂR ETMEK; KURÂN’ı inkâr etmek, Kutsal Kitap olduğunu ve “ALLÂH” katından gelmiş olduğunu kabul etmemek demektir!..

Ayrıca İslâm Dini’nde belirli bir düzeydeki tüm bilginler tam bir ittifak hâlindedir ki, Kurân’ın bir âyetini dahi kabul etmeyen, tamamını kabul etmemiş demektir…

Düşünün ki, bir şahıs müslüman olduğunu söylemekte; hem Allâh’a, hem Rasûlullâh’a, hem de Kurân’a inandığını söylemektedir; ondan sonra da kalkıp CİNLERİ İNKÂR ETMEKTE ya da bu konudaki pek çok âyeti inkâr mahiyetinde tevil ederek, Cin denen varlıkların “mikroplar” olduğunu iddia edebilmektedir

Elbette ki, müslüman olduğunu söylediği hâlde, sonra da cinleri inkâr edenlerin yahut da inkâr anlamına gelen açıklamalara sapanların bu durumlarının önemli bir sebebi mevcuttur.

Bu gibi kişilerin cinleri inkâr etmelerinin gerçek sebebi genellikle yine cinlere dayanmaktadır!..

Eğer, bu cinleri inkâr eden, ya da inkâr anlamına gelecek şekilde açıklamalarda bulunan kişilerin yaşamları yakından incelenecek olursa, görülür ki bu kişiler farkında olmadan cinlerle bağlantı hâlindedirler… Yani, farkında olmadan cinlerin yönetimi altına girmişlerdir

Bazıları da bu durumun farkındadır, buna rağmen bilerek cinleri inkâr ya da tevil etmektedirler; kendilerinin cinlerden faydalanarak birtakım şeyler yaptıkları ortaya çıkmasın diye…

Bazıları da, kendisi bile farkında olmadan cinlerin kaydı altına girmiştir ki, cinlerden aldığı ilhamlarla, cinlerin varlığını inkâr etmekte, yahut da cinleri “mikroplardır onlar” diye açıklama yollarına sapmaktadırlar…

Ancak şurası kesindir ki, cinleri inkâr edenler yahut ta inkâr anlamına gelen bir biçimde yorum yollarına sapanlar; ya İslâm Dini hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdir; ya da kesinlikle farkında olmadan cinlerin yönetimi altına girmiş bir hâldedirler… 

Cinlerle İlgili Bazı Hadisler

Cinlerle İlgili Bazı Hadisler

Evet, Kur’ân-ı Kerîm’de “Cin” adıyla tanıtılan yaratıklardan bahsedilen âyetleri böylece naklettikten sonra şimdi de Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm)’dan naklolunan iki hadisi inceleyelim:

“O sırada Cinler, semâdan haberler alamaz olmuşlardı… Ve çıkmak istedikçe de üzerlerine şihablar salınır olmuştu…

Bunun üzerine içlerinden ileri gelenler:

− Herhâlde yeni bir şey oldu ki, sizinle semâ haberleri arasında perde meydana geldi!.. Arzı dolaşın bakalım, oluşan olay nedir anlayalım… demişler…

Ve bu sebeple de Cinler yeryüzünü araştırmaya başlamışlar…

Nitekim Tihame tarafına gitmekte olan birtakım Cin, Sokukaz’a gitmekte olan Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi vesellem’in Nahle mevkisinde ashabıyla birlikte sabah namazı kılarken okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’i dinlemişler… Ve dinledikten sonra da:

− İşte bu semâ haberlerine perde olan olaydır!..

Demişler ve derhâl kavimlerine dönerek anlatmışlar:

− Gerçekten bize hayranlık veren Kurân’ı işittik!..

İşte bundan sonra Allâhû Teâlâ, Cinn Sûresi’ni inzâl etti; Cinlerin dediklerini Rasûlullâh bildirdi…”

İbni Mes’ud (r.a.)’dan rivayet edilen ikinci hadis de şöyle:

“Rasûlullâh (aleyhisselâm):

− Ben Cin’e Kur’ân okumakla emrolundum… Beraberimde kim gelir? diye sordu…

Herkes sustu… İkinci defa sordu… Gene susuldu…

Üçüncü defa yine sordu, bu defa ben cevap verdim:

− Ben Abdullah!.. Mahiyetinde giderim yâ Rasûlullâh…

Bunun üzerine kalktık, yürüdük…

Düb Şib’inin yanında Hacune mevkisine gelince, benim önüme bir hat çizdi;

− Bunu tecavüz etme!.. dedi.

Sonra da Hacune doğru geçti…

Derhâl üzerine keklikler gibi uçuştular… Sanki “Zud” ricaline benziyorlardı… Kadınların def çaldıkları gibi deflerini çalıyorlardı…

Nihayet etrafını sardılar ve gözümde kayboldu… Hemen yerimden kalktım… O zaman bana eliyle “otur” diye işaret etti… Sonra da Kur’ân okumaya başladı… Gittikçe sesi yükseliyordu… Hepsi yere yapıştılar… O derece ki, seslerini işitiyordum kendilerini göremiyordum…

Sonra Rasûlullâh (aleyhisselâm) yanıma geldiğinde;

− Gelmek istedin değil mi?.. diye sordu.

Ben de:

− Evet yâ Rasûlullâh! dedim.

Cevap verdi:

− Sana gerekmezdi!.. Onlar Cin!.. Kur’ân dinlemeye geldiler… Sonra da kavimlerini uyarmak üzere döndüler…”

Şimdi Hz. Muhammed (aleyhisselâm) ile cinler arasında geçen olayları açıklayan bu hadisleri inceleyerek, bunlardan çıkan hükümleri görelim:

1.Cinler normal olarak semânın üst katlarına (ki bu üst katlar deyimiyle vurgulananın ne olduğunu ileride açıklamaya çalışacağız) çıkarak geleceğe dönük haberleri öğrenebiliyorlardı…

2. Kurân’ın inzâli daha doğrusu Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a Risâlet yani Rasûllük görevinin verilmesi ve icraatına başlaması onların semânın üst katlarından haberler almalarını önledi…

3. Bütün yeryüzünü aynı anda algılayamadıkları, algılamaları için de gene bir zamana ihtiyaçları bulunduğu buradan çıkarılabilmektedir…

4. Cinlerin semânın üst katlarından haber almaları, Şihab (meteor-kayan ve atmosfere girince yanan göktaşı) denen bir nesneyle önlenmektedir…

5. Yoğunlaşarak maddi bir yapıda görünebilmektedirler…

6. İçlerinden bir kısmı kavmini uyarma görevi alabilmektedir…

7. İnsan kulağının işitebileceği birtakım sesler çıkartabilmektedirler.

Kurân’a Göre “Cin”

Kurân’a Göre “Cin”

Buraya kadarki bölümlerde olaya bilimsel açıdan bakmıştık ve cinlerin yapısını aynı bakışla izah etmiştik…

Bu bölümde ise “Cin” hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği bilgilerden bazıları ile bu konuda Rasûlullâh’tan bizlere ulaşan ve doğruluğunda şüphe olmayan bazı gerçekleri size nakletmeye çalışalım…

Önce Kur’ân-ı Kerîm’den cinlerle ilgili bazı âyetleri “Allâh İlminden Yansımalarla KUR’ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ” isimli kitabımızdan naklediyoruz…

“Cann’ı (cin sınıfını – görünmez varlıkları) da dumansız ateşten (radyasyon-ışınsal enerji – elektromanyetik dalga bedenli) yarattı.” (55.Rahmân: 15)

Bu âyet meâlinde “Cin” adıyla bilinen ve bazı görüşe göre de, çoğul olarak “Cann” diye kullanılan yaratığın yapısı anlatılmaya çalışılmaktadır…

İnsanın yapısı için, umumi mânâda, görünüşünden yani bedeninin yapısından dolayı, nasıl ki “topraktan halkolunmuştur” denilmekte ise; burada da cinin yapısı izah edilirken, gene aynı usülle, cinin yapısı işaret edilerek “dumansız ateşten” yani “ışınlardan – radyasyondan – dalgadan yaratılmıştır diye tarif edilmektedir.

***

“Cann’ı da daha önce semum ateşten (gözeneklerden geçen, zehirleyici ateşten; ışınsal bedenle, cehennemdeki ateş, semum kelimesiyle tanımlanmıştır. a.h.) yarattık.” (15.Hicr: 27)

Bu âyet meâlinde dahi bu yapının tarifi gene aynı mânâya çıkacak, fakat bu mânâyı daha da açıklayacak bir şekilde izah edilmekte ve “gözeneklere (yani maddeye) nüfuz edici ateşten” ve “zehirleyici ateş – radyasyon” denilmektedir.

Nitekim bakınız bu konuda M.H.Yazır merhum da ne diyor:

Hâsılı demek oluyor ki, insan yaratılmazdan evvel, Güneş’te ve arzın başlangıcında olduğu gibi, çalkalanıp duran (dalgalanan) muzdarip ve müteheyyiç bir hâlde bulunan hâlis bir ateş veya ELEKTRİK hâlinde olduğu gibi, her şeye karışabilen veyahut eşyayı birbirine karıştırmak ihtilat ettirmek hassasını haiz bir ateşten (yani ışınlardan) biz insanların gözlerine bermutad görünmeyen gizli birtakım hayat kuvvetleri, hayati unsurlar yaratılmıştır ki bunlara “can” tesmiye olunur.(Cilt: 6/ Sayfa: 4670)

***

(Allâh) onları topluca haşrettiği gün: ‘Ey cin topluluğu, gerçekten insanların çoğunluğunu hükmünüz altına aldınız (hakikatten uzaklaştırdınız)!’ (der)…” (6.En’am: 128)

Bu âyet meâli ise, dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, günümüzde pek çok önemi olan bir konuyu açıklamaktadır… Çünkü bu âyet ile Allâhû Teâlâ, “Cin” adıyla tanınanvarlıkların çok büyük bir özelliğini açıklamaktadır; ki bu cinlerin insanları kendilerine tâbi kılma, insanları baştan çıkartma, kendi hükümleri altında yaşatmaları olmaktadır.

Evet, daha evvel bahsetmiş olduğumuz gibi, cinlerin yapılarından dolayı sahip oldukları avantajı, kendi anlayışlarına göre değerlendirmeleri, bir oranda, insanları aldatabildikleri kabul edilmektedir…

Yani, cinler arasında, insanları aldatmak, onları kendi hükümleri altına almak başarı olarak değerlendirilmekte, birbirlerine karşı kendi üstünlüklerini bu şekilde ispatlamaya çalışmaktadırlar…

Cinlerin insanları aldatma ve kendilerine tâbi kılma metodlarını daha ileride geniş bir şekilde yazacağımız için, burada sadece, bu âyetin işaret ettiği gerçeği açıklamakla yetiniyoruz…

***

“Ben cini ve insi yalnızca (Esmâ özelliklerimi açığa çıkarmak suretiyle) kulluk etmeleri için yarattım!” (51.Zâriyat: 56)

Bu âyet meâli ise cinlerinde aynen insanlar gibi yaratıcılarına karşı kulluk görevi yerine getirmekle yükümlü olduklarını açıklamakta, yaratılma sebeplerinin de bu olduğunu kesin bir şekilde belirtmektedir…

***

“Ey cin ve ins topluluğu! Semâlar ve arzın aktarından (bedenlerinizin çekim gücünden) çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, hadi çıkın gidin (bedensiz yaşayın)! Kudretiniz olmadıkça (kudret sıfatı sizde açığa çıkmadıkça) geçip gidemezsiniz!” (55.Rahmân: 33)

“İkinizin de üzerine Nâr’dan alev ve duman (bilinç bulanıklığı) irsâl edilir de başarılı olamazsınız!” (55.Rahmân: 35)

(Ölüm esnasında) semâ (benlik bilinci) parçalanarak yanık yağ rengi alıp, gül misali (hakikat müşahede edildiğinde)!” (55.Rahmân: 37)

Bu âyetlerin meâli ise, cinlerin de hesap gününde aynen insanlar gibi Dünya’da yaptıklarından sorumlu olacaklarını, yaratıcılarının emirlerine karşı gelmeleri hâlinde ceza göreceklerini; hesap gününün dehşetini, zorluğunu birçok benzetme yollu beyanlarla açıklamaktadır…

***

“…Rabbinin: ‘Andolsun ki cehennemi tamamen cin ve nâs’tan dolduracağım’ kelimesi tamamlanmıştır.” (11.Hûd: 119)

Bu âyet meâli ise cinlerden de yaratıcısının emrine uymamış olanların aynen insanlar gibi, ikinci yaradılışta, “cehennem denen ceza ortamında azaba uğrayacaklarını belirtmektedir.

***

“Onlar için karînler (şeytanî fikirliler {cin veya ins}) hazırladık ki; (bu yakın arkadaşlar) yapmakta olduklarını ve yapmayı hayal ettikleri arzularını onlara süslü gösterdiler! Cin ve insten, onlardan önce gelip – geçmiş ümmetler hakkındaki hükmü, bunlar aleyhine de hak oldu… Muhakkak ki onlar hüsrana uğrayanlardı!” (41.Fussilet: 25)

Buradaki âyet meâli, cinlerin de aynen insanlar gibi çeşitli Nebi ve Rasûllere tâbi olmakta zorunlu tutulduklarını; buna rağmen emre uymayanların azaba uğrayacaklarının bildirildiğini; sonuçta onların kendilerine karşı verilmiş bulunan azap veya mükâfat gerçeğine erişeceğini açıklamaktadır…

Demek oluyor ki, cinler için daha evvel belki de insanlar arasından Nebi ve Rasûller gelmiş ve cinlere çok daha eski devirlerde de Nebi ve Rasûllere uymaları önerilmiştir.

***

“O’nunla (Allâh ile) cinler (normal insan duyularının algılayamadığı bilinçli varlıklar) arasında bir bağ oluşturdular! (onlara Allâh dûnunda tanrısallık atfettiler)… Andolsun cinler de bilir ki, muhakkak onlar muhdarîndir (zorunlu olarak huzurda hazır tutulacaklardır)!” (37.Sâffât: 158)

İnsanlar arasında nasıl ki bir grup çıkıp da İsa (aleyhisselâm)’ın “Allâh”ın oğlu olduğunu iddia etmişse,cinler arasında bir grubun da çıkıp, bazı cinlerle “Allâh” arasında hısımlık, akrabalık iddia etmiş oldukları da bu âyetle bildirilmektedir.

Yine âyetten anlaşıldığına göre, bir kısım cinler bu şekilde bir iddiada bulunurken; diğer bir kısım da onların iddialarının boş olduğunu; birgün bu iddialarından dolayı hesaba çekileceklerini biliyorlardı… Demek oluyor ki, cinlerden, gerçekten sapıtmış olanlar olduğu gibi Hakk’a yönelmiş olanlar da bulunuyor…

***

“…(Rabbine, Melikine, İlâhına sığınırım Nâs’ın) Cinlerden ve insanlardan” (114.Nâs: 6)

İnsanların şerrlilerinden olduğu gibi, cinlerin şerrlilerinden de Allâh’a samimi bir inançla sığınmanın icap ettiğine; ancak bu takdirde sığınan kişilerin onların zararlarından korunacağına işaret eden âyet de bu oluyor…

***

“‘Ey cin ve ins topluluğu, hakikate işaret eden mesajlarımı anlatan ve şu güne ulaşacağınız hakkında sizi uyaran, sizden Rasûller gelmedi mi?’… ‘Kendi aleyhimize şahidiz’ dediler… Dünya hayatı onları aldattı ve(sonuçta) kendilerinin, hakikat bilgisini inkâr edenlerden olduklarına şahitlik ettiler!” (6.En’am: 130)

Bu âyet meâli de cinlerin ve insanların hesap günündeki durumlarından bahsetmektedir… 

Cinlere de Nebi ve Rasûllerin gelmiş olduğunu; onların da Yaratıcılarına karşı vazifeleri olduğunun bildirildiğini; ALLÂH’a ve Allâh Rasûllerinin önerilerine uymakla sorumlu olduklarının açıklandığını; ancak buna rağmen büyük bir kısmının bu ihtarlara kulak asmamakta olduğunu vurgulayan bir âyet bu da!…

Nitekim, hakikatle karşılaştıkları günde yaptıklarının kendi hüsranlarına sebep olduğunu anlayacakları ve suçlarını da itiraf edecekleri de gene bu âyette bildirilmektedir… İnsanlar gibi, cinlerin de büyük bir kısmının “kâfir” yani “gerçeği örtücü” oldukları bu âyetle daha o zamanlardan açıklanmış; ve dahi bu suretle onların gerçeği görmeleri istenmiş olmaktadır…

***

“Hani cinden (insan gözünün görme alanı dışında kalan bir türden) bir grubu, Kurân’ı işitip dinlesinler diye sana yöneltmiştik… Ona hazır olduklarında dediler ki: “Susun!”… Hüküm yerine gelince de uyarıcılar olarak toplumlarına döndüler!

Dediler ki: ‘Ey halkımız… Biz, Musa’dan sonra inzâl edilmiş, öncekileri tasdikleyen, Hakk’a ve tarik-i müstakime yönlendiren bir bilgi işitip dinledik.’

‘Ey kavmimiz… DAÎALLÂH (Allâh davetçisine) (DAÎALLÂH; cinler O’nu DAÎALLÂH olarak görüp değerlendirmiştir, Rasûlullâh olarak değil. Postacı – elçi türü yaklaşımların temeli de bu kelimenin anlamına dayanır) icabet edin ve O’na iman edin ki, bazı günahlarınızı bağışlasın; sizi feci bir azaptan korusun.’” (46.Ahkaf: 29-31)

Burada da geniş bir şekilde, cinlerin ilk defa Kurân’ı dinleyip iman etmeleri ve kavimlerine dönüp onları da imana davet ettikleri anlatılmaktadır…

***

De ki: “Bana vahyolunana göre; Cin’den bir topluluk (Kur’ân) dinleyip de: ‘Muhakkak ki biz, hayrete düşüren bir Kur’ân işittik!’ demişler.”

(O,) rüşde (olgunluğa) yönlendiriyor. Bu sebeple iman ettik Ona! Rabbimize hiç kimseyi asla ortak tutmayacağız.”

“Muhakkak ki Rabbimizin ceddi (azamet ve sultanlığı) çok yücedir… Ne bir dişi eş edinmiştir ne de bir çocuk!”

 “Doğrusu bizim kıt anlayışlımız, Allâh hakkında saçma iddiada bulunuyormuş!”

“Biz gerçekten, ins ve cin Allâh hakkında asla yalan söylemez, diye zannetmiştik.”

“Doğrusu, insan türünden bazı rical (erkek veya kadın), cin türünden bazı ricale (erkek veya kadın)sığınırlar… Bu yüzden onların azgınlıklarını artırırlar.”

“Muhakkak ki onlar (insanlar), sizin gibi düşünüp, Allâh’ın hiçbir kimseyi asla bâ’s etmeyeceğini, zannetmişler!” (Bu âyet cinlerin de yaşadıkları beden boyutu itibarıyla ‘Ölüm – kıyamet’ aşaması sonrasına insanlar gibi vâkıf olmadıklarını göstermektedir. A.H.)

“Gerçekten biz semâya dokunduk da onu, güçlü bekçilerle (kuvvelerle) ve şihablarla (anlamamızı önleyen ışınlarla) doldurulmuş bulduk.”

“Biz anlamak için ondan mekân edinip oturuyorduk. Şimdi ise kim dinlese kendisi için gözetleyen tahrip edici ışın bulur!”

“Gerçek ki biz, arzda (bedende) olanlardan açığa çıkarılacak olan şerr mi; yoksa Rablerinin muradı, kendilerinde bir reşad mı (hakikati müşahedenin olgunluğu), buna vâkıf değiliz.” (Bu âyet dahi göstermektedir ki Rabbinin {Esmâ hakikatinin} kişiye ne yaşatacağı, kişinin Allâh indîndeki açığa çıkış amacı, cinler tarafından bilinmemektedir. A.H.)

“Bizden sâlihler vardır; yine bizden, ondan (Sâlihlik mertebesinden) aşağı olanlar da vardır… Biz çok çeşitli tarîkler (türleri – yapıları anlayışları farklı, kozmopolit halk) olduk.”

“Biz anladık ki, arzda Allâh hükmünü geçersiz kılamayız ve kaçarak da O’nun hükmünün yerine gelmesini önleyemeyiz!”

“Biz hüdayı (Kurân’ı) işittiğimizde, Onun hakikat olduğuna iman ettik… Kim Rabbine hakikati olarak iman ederse, (artık o) ne hakkının eksik verilmesinden korkar ve ne de zillete düşürülmekten!”

“Bizden teslim olmuşlar da vardır, hükümlere âsi olan zâlimler de vardır… Teslim olanlar, hakikatin olgunluğuna talip olanlardır.”

“Hükümlere karşı çıkan zâlimler ise cehennem için odun oldular!” (72.Cinn: 1-15)

Cinlerin genel davranışlarına ait önemli bir miktar bilgi de nihayet bu âyetlerde açıklanmaktadır… Kur’ân-ı Kerîm’de “CİNN Sûresi” diye adlandırılan bu sûrede cinler hakkında gerçekten son derece enterasan bilgiler bulunmaktadır ki, bunların değerlendirilmesi hâlinde, insanoğlu, cinlere dair önemli bir ölçüde bilgi sahibi olmaktadırlar…

Cinlerinaralarındaki bu konuşmayı nakleden bu âyetlerden ilk olarak anlaşılan, onlardan bir kısmınınKurân’ı işitir işitmez iman ettikleri olmaktadır.

İkinci olarak açıklanan husus, daha evvel de üzerinde önemle durmuş olduğumuz gibi, İNSANLARDAN BAZILARININ CİNLERE SIĞINMASI VE BÖYLECE CİNLERİN AZGINLIKLARININ ARTMASINA SEBEP OLMASIDIR… İnsanlardan bir kısmının cinlere sığınması veya onlarla çeşitli şekillerde temas kurmaları hakkındaki bilgiyi ileride, “Cinlerin insanları aldatma ve kendilerine tâbi kılma metodları” başlıklı bölümde açıklamaya çalışacağız.

Üçüncü olarak açıklanan husus ise, cinlerin evrendeki varoluş şekilleri ve hareketleri, haberleri algılama özellikleri ve kendilerini yakan yani zedeleyen nesneler hakkında olmaktadır… Bu husus hakkında da gerekli noktaları ileride anlatmaya çalışacağız…

Dördüncü husus, bu âyet cinlerin, insanlar hakkında hayır veya şerr dilenmiş olduğunu kesin bir şekilde bilemeyeceklerini açıklamakta ve bu hususta onların verecekleri bütün bilgilerin hakikatten öte olduğunu belirtmektedir.

Ve nihayet beşinci olarak da, cinlerin de insanlar gibi çeşitli görüş ayrılığı içinde olduğu, yaratanlarının emirlerine uyanlarla uymayanlar bulunduğu, bizzat kendi dillerinden açıklanmaktadır…

İSLAM’DA BÜYÜ (SİHİR) YAPMANIN HÜKMÜ NEDİR?

İSLAM’DA BÜYÜ (SİHİR) YAPMANIN HÜKMÜ NEDİR?

 024 EKİM 2017SORULARLA İSLAM

Büyü (sihir) nedir? İslam’da büyü (sihir) yapmanın hükmü nedir? Büyü yapan kimse şirke girer mi? İslam’da büyü (sihir) haram mıdır? 

Büyü (sihir) lügatte sebebi gizli ve üstü kapalı olan şey demektir. Asıl mânâsı, bir şeyi hakikatinden başka bir şeye çevirmektir. Örfte sihir denilince, başkası üzerinde meydana getirilen bir tesir, yönlendirme, aldatma ve zanna düşürme anlaşılır.

İSLAM’DA BÜYÜ VE BÜYÜCÜLÜK

İslâm’a göre ilim muhteremdir, her türlü hürmete lâyıktır ve öğrenilmesi yasaklanan hiçbir bilgi yoktur. Hatta şerrinden korunmak için sihir bile öğrenilebilir. Ancak hiçbir zaman ilmi kötüye kullanmaya müsâade edilmez. Bu sebeple sihir yapmak haram kılınmış, hatta küfür olarak kabul edilmiştir.

Gıyaplarında ve gaflet ânlarında insanları tesir altına alarak büyük zararlara uğrattığı için sihir son derece veballi ve cezası büyük olan bir günahtır. Onunla ancak Allah’tan korkmayan ve inancı zayıf kimseler meşgul olur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

(Ehl-i kitaptan bir tâife) Hz. Süleyman’ın hükümranlığı aleyhinde şeytanların uydurup okuyageldiği (iftirâlara)tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman (a.s) (sihir yaparak) kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü onlar, insanlara sihri ve Bâbil’de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirilen (bilgileri) öğretiyorlardı. Hâlbuki o ikisi: «Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın (öğrettiğimiz bilgileri sihir yapmakta kullanıp da) kâfir olma!» demeden hiç kimseye bir şey öğretmezlerdi. İşte bunlardan, kişi ile hanımının arasını ayıracak şeyleri öğreniyorlardı. Fakat onlar, bununla, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar verecek değillerdi. Kendilerine faydalı olanı değil de zarar veren şeyi öğreniyorlardı. Şânıma yemin olsun ki onlar, sihri satın alanların (Allah’ın kitabını bırakıp sihirle meşgul olanların) âhiretten nasibi olmadığını çok iyi bilirler. Kendilerini fedâ ederek karşılığında satın aldıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!” (Bakara, 102)

Âyet-i kerimede, “Hâlbuki Süleyman asla sihir yapmadı” yerine, “Hâlbuki Süleyman asla kâfir olmadı”buyrulmuştur. Bu ifade, sihrin küfürle aynı derecede kötü bir günah olduğuna işaret eder ki, sihir ve büyünün çirkinliğini göstermeye kâfîdir. Hârut ile Mârut’un, sihir öğrettikleri kişilere; Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın (öğrettiğimiz bilgileri sihir yapmakta kullanıp da) kâfir olma!” diye îkazda bulunmaları da, sihrin küfre götüren sebeplerin başında geldiğini göstermektedir. Çünkü sihir ve büyüde Allah’ın irâde ve kudretinin üzerinde işler yapma iddiası vardır. Hâlbuki “Büyücülerin her şeyi bildiği, başaramayacakları şeyin bulunmadı­ğı” tarzındaki inançlar İslâm’a ters düş­mektedir.

BÜYÜCÜLER DİNİ İSTİSMAR EDER

Diğer taraftan sihir ve büyünün temelinde menfaat elde etme düşüncesi olduğundan, bunlarla uğraşan insanlar din ve mukaddesât tanımazlar. Bazı du­rumlarda dini ve mukaddes metinleri is­tismar ederler.

Cenâb-ı Hak, Hârût ve Mârût isminde iki meleği Bâbil’e indirmiş ve onlara bazı ince ilmî hakikatleri vermişti. Bu iki melek, hayırda kullanarak istifade etmeleri için ve bir de imtihan maksadıyla bir takım bilgileri İsrâiloğulları’na öğretmişlerdi. Hayır için öğrettikleri hakikatler, fesat ehli tarafından kötüye kullanılabilecek vasıfta olduğundan, melekler herkese kesin bir dille:

“–Biz imtihan için gönderildik, öğrettiğimiz şeyler fitneye müsaittir ve suiistimal edildiğinde insanı küfre götürür. Sakın bunlarla sihir yaparak küfre girme!” diye tavsiyede bulunurlardı. İnsanlardan ve cinlerden olan şeytanlar ise, böyle hayır telkin edip nasihatte bulunmak bir tarafa, meleklerin öğrettiği hakikatlerle insanlara sihir yapmasını öğretiyorlardı.

BÜYÜNÜN ZARARLARI

İşte Yahûdiler, gerek sihirbazlardan gerekse meleklerin öğrettiği hakîkatlerden, kişiyle hanımının arasını ayıracak şeyler öğrendiler. Görüldüğü gibi sihir o kadar büyük bir tehlikedir ki, âile gibi birbirine sıkıca bağlı en sağlam yapıyı bile bozabilmektedir. Dünyanın en yakın insanlarını birbirinden ayıran sihir, komşuları, akrabaları, toplumu ve milletleri ne hâle getirir bir düşünmek îcâb eder! Zira sihir her şeyden evvel ruhlar üzerinde müessir olur, fikirleri târumâr eder, kalpleri çeler, ahlâkı bozar ve cemiyetleri perişan eder.

Ancak, söylenenlere bakarak sihri gözde büyütüp, sihirbazların her şeye kâdir olduğu zannına kapılmamalıdır. Hakikî tesir ne sihirde, ne sihirbazda, ne tabiatta, ne ruhta, ne şeytanda, ne de melektedir. Her şey Allah’ın kudret elindedir. Allah Teâlâ, imtihan îcâbı korumasını kaldırırsa sihirbazlar zarar verebilir, yoksa kendiliklerinden hiçbir şey yapamazlar. Bu sebeple, her şeyden evvel Allah’tan korkmalı, O’na sığınmalı ve O’nun kitabı Kur’ân-ı Kerim’e sarılmalıdır.

Sihir insanlara hep zarar verir, onlara hiçbir faydası olmaz. Bu sebeple, Allah’ın kitabını ve hayırlı işleri bırakıp da sihir gibi zararı büyük bir günahla meşgul olan insanların, âhirette hiçbir nasibi olmayacağı âşikârdır. Böyle insanlar, şeytana ve nefislerine uyup sihirle meşgul olarak aslında kendilerini helâke sürüklemektedirler. Uğruna, ebedî hayatın fedâ edildiği bir anlık dünya zevki, ne kötü bir kazançtır! İnsanlar yaptıkları yanlışın büyüklüğünü ah bir bilseler!

Cenâb-ı Hak, sihirbazın nerede olursa olsun, ne yaparsa yapsın felâh bulmayacağını, muvaffak olamayacağını ve bu bozguncu müfsidin işlerini düzeltmeyeceğini haber vermiştir.[1]

Nebî bir gün:

“–İnsanı helâke sürükleyen yedi şeyden sakınınız!” buyurmuştu. Ashâb-ı kirâm:

“–Ey Allah’ın Resûlü, onlar nelerdir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle cevap verdi:

“–Allah’a şirk koşmak, sihir ve büyü yapmak, -dînî bir ceza ile usûlünce öldürülen müstesna- Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir insanı katletmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum sırasında harpten kaçmak, hiçbir şeyden haberi olmayan iffetli müslüman kadınlara zina iftirasında bulunmak.” (Buhârî, Vasâyâ, 23; Tıb, 48; Hudûd, 44; Müslim, Îmân, 145)

Yine Resûlullah şöyle buyurur:

“Kim bir düğüm atar ve ona üfürürse sihir yapmış olur. Kim de sihir yaparsa şirke düşer. Kim (fayda umarak hayvan tırnağı, nazarlık gibi câhiliye âdetlerinden) bir şeyi (herhangi bir yere) asarsa, o astığı şeye havâle edilir (Allah’ın yardımından mahrûm bırakılır).” (Nesâî, Tahrîmü’d-Dem, 19/4076)

BÜYÜ (SİHİR) NASIL YAPILIR?

Sihirbazların âdeti bir ip alıp ona düğüm atmak ve bazı sihirli sözler söyleyerek düğüme üflemektir. Kim böyle yaparsa sihir ehlinin yaptığı bir işi yapmış olur. Bu da şirk ehlinin amellerinden olup insanı adım adım şirke götürür. En azından tevekkülü ve Allah’a îtimâdı terk ettirip sihre güvendirdiği için gizli şirke sebep olur.[2]

BÜYÜ (SİHİR) HARAMDIR

Âlimlerimiz, bu ve benzeri naslardan hareketle, sihir öğrenip uygulamanın hükmü konusunda muhtelif görüşler ileri sürmüşlerdir. Ebû Hanîfe, İmâm Mâlik ve Ahmed bin Hanbel’e göre sihir öğrenip yapmak küfürdür. Hanefî Mezhebi imamlarından bazılarına göre şerrinden korunmak için sihir öğrenilebilir; bu küfür değildir. Fakat sihir yapmanın câiz olduğuna veya fayda verdiğine inanmak küfürdür. Sihir ve büyü yapan kimseler cezalandırılır. Onlara verilecek ceza, fıkıh kitaplarında tafsîlâtıyla açıklanmıştır.[3]

BÜYÜ (SİHİR) NASIL BOZULUR?

Kendilerine sihir yapılmış kimselerin bunun tesirinden kurtulmak için, bu işi meslek edinmiş samîmiyetsiz kimselere mürâcaat etmeleri doğru değildir. Her şeyden evvel Allah’a sığınmak, ibadet ve dua etmek ve yoksullara sadaka vermek gerekir. Âlim, takvâ sahibi ve güvenilir bir kimse, sihir yapılan insanlara yardımcı oluyorsa ondan istifade etmek de mümkündür.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere nefes eden (sihirbazların) şerrinden ve hased ettiği vakit hasedcinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!” (Felâk, 1-5)

[1] A‘râf, 116; Yûnus, 76-81; Tâhâ, 69; Zuhruf, 30; Zâriyât, 52.

[2] Hadis-i şerifte, fayda temin etmesi veya zararları defetmesi umularak boyna veya herhangi bir yere, câhiliye devrine ait muska, nazarlık, hayvan tırnağı ve kemiği gibi şeylerin asılması da yasaklanmaktadır. Böyle şeyler yapanları Allah, o güvendikleri şeylere havâle ederek yardım ve rahmetinden mahrum bırakır. Kur’ân’dan ve ilâhî isimlerden bazı şeyler yazıp teberrüken asmak ise, bu hükmün hâricinde tutulmuş ve câiz görülmüştür. Nitekim ashâb-ı kiramdan Abdullah bin Amr (r.a.) küçük çocuklara böyle şeyler takardı. Bunların bir fayda celbedip zararı defedeceğine inanmak ise yine doğru görülmemiştir. Zira şifâyı veren ve kötülükleri defeden ancak Allah Teâlâ’dır. (Hâşiyetü’s-Sindî ale’n-Nesâî, Haleb, 1986, VII, 112)

[3] Bkz. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, I, 441-451; Kâmil Miras, Tecrîd Tercümesi, VIII, 224-235.

EDILLE I SERIRIYE………

dini hikumler .

İslamda dinî hükümlerin dayandığı kaynaklara edille-i şer’iyye denir. Bu kaynaklar dört tanedir. Bunlar Kitapsünneticma ve kıyastırEdille-i şer’iyye, veya şer’î deliller, en genel anlamda İslâm hukukunun kaynaklarını teşkil eder. Diğer bir ifadeyle edille-i şer’iyye, hüküm çıkarmada başvurulan esaslar olarak da ifade edilir. Kavramın ortaya çıkışı Tebeut Tabiin devrinden sonradır. Üzerinde düşünülmesi veya kavranılmasıyla, istenilen hükme ve sonuca ulâştırân şeydir. Kesin veya zannı olarak genel hüküm ifâde eder.[1]

Edille-i Şer’iyye Kaynakları (Kısaca)[değiştir | kaynağı değiştir]

KitapKur’an-ı Kerim‘dir.SünnetMuhammed‘in söz ve davranışlarıdır.İcmaMüctehid imamların dini bir konu üzerinde fikir birliği etmeleridir.KıyasKitapsünnet ve icmada hükmü bulunmayan bir şeyi, hükmü bilinene benzeterek anlamaktır

[2]

Edille-i Şer’iyye Kaynakları (Daha detaylı)[değiştir | kaynağı değiştir]

Kitapİslâm hukukunda Kur’an yerine kullanılan bir terimdir. Kur’an ise lügatte, okumak anlamında olup, ıstılahta Muhammed‘e inen, mushaflarda yazılı olan ve en ufak bir şüphe olmaksızın mütevâtir olarak nakledilen, Allah‘ın sözü (kelâmullah) anlamında kullanılır.[3]SünnetSünnet, Arap dilinde iyi veya kötü olarak; gidilen, benimsenen yol anlamına gelir. Istılahta ise, Muhammed‘in Kur’an dışındaki söz, fiil ve takriri anlamında kullanılır.İcmaİcma lügatte, bir işe azmetme ve bir konuda görüş birliği etme gibi anlamlara gelir. Istılahta ise, Muhammed‘in ölümünden sonra bir asırdaki Müctehidlerin, herhangi bir şer’î hüküm üzerinde görüş birliği etmeleri anlamında kullanılmaktadır.[4]KıyasŞer’î delillerin dördüncüsü sayılan kıyasKitapsünnet ve icma gibi kesin bilgi ifade etmeyip tecviz edici bir mâhiyete sahiptir. Diğer bir ifadeyle kıyas, yeni bir hüküm ortaya koymayıp, diğer üç delilden biriyle sâbit olan ve delili gizli bulunan bir hükmü ortaya çıkarır.[5]

Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

  1. ^ Karaman, Hayrettin. Fıkıh Usûlü. s. 42.
  2. ^ Reddü`l Evhâm-1. Rahle yayınları.
  3. ^ Molla, Hüsrev. Mir’at. s. 16-17.
  4. ^ Şener, Mehmet. İslâm Hukukunda Örf. s. 34-35.
  5. ^ Şener, Abdülkadir a.g.e; İzmirli, İsmail Hakkı; Sabri, Hizmetli. Yeni İlm-i Kelâm. s. 67, 21.

Kuran-ı kerim sureleri ile büyü nasıl bozulur…

Kuran-ı kerim sureleri ile büyü nasıl bozulur…

 

Büyü nasıl bozulur diye soran ve bu konuda arayışlara giren kişinin karşısına iki seçenek çıkmaktadır. Bunlar medyumlara giderek onlardan büyüyü bozmalarını istemek ya da hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan Kuran surelerini okuyarak büyüyü bozmak.

Bu yazımızda en güvenilir ve emin yol olan Kuran surelerinin okunması ile büyü bozma uygulamalarına değineceğiz. Zira medyumlara giderek çözüm aramak hem maliyetli hem de risklidir. Ayrıca İslam büyü yaptırmayı büyük günahlardan biri olarak kabul ettiği gibi büyüden kurtulmak için medyumlara başvurmayı da hoş görmemektedir.

Büyü kendiliğinden nasıl bozulur?

Kuran sureleri veya medyumlar dışında bir diğer büyü bozma yolu daha vardır. Bu durum “büyünün kendiliğinden bozulması” şeklindedir.

Büyüye maruz kalan kişinin başına ani ve büyük bir olay gelirse bu büyük hadisenin tesiri ile büyü hükümsüz kalabilir.

Cinayet, aşk, kaza, doğum, felç geçirme, düğün ve sünnet gibi büyük törenler ile ani bazı afetlerin yaşanması büyüyü kendiliğinden bozar. Çünkü bu olaylar kişilerin ruh dünyaları üzerinde çok derin izler bıraktığı için “gerçeklik kayması”na neden olur ve büyünün tesiri kaybolur.

Büyü nasıl bozulur sorusundan önce sorulması gereken soru:Büyü belirtileri nelerdir?

Anlamsız yere büyülenmiş olduğu kuruntusuna kapılmak da en az büyüye maruz kalmak kadar tehlikelidir.

Kişinin gerçekten büyüye maruz kalıp kalmadığından emin olması gerekir. Bunun yolu da büyü belirtilerinin neler olduğunu bilmekten geçer.

İşte büyü belirtilerinin en yaygın görülenleri:

  • Yoğun uyuma isteği
    Unutkanlık durumunda artış
    Evcil hayvanların saldırgan davranması
    Her işte görülen kazalar ve her şeyin ters gitmesi
    Konuşma düzeninde bozukluk
    Çok sık eşya kaybetme
    Aşırı sıkıntı hissi ile sabırsızlık
    Ayakkabıların normalden çok daha erken yırtılması
    Yanlış kararlarda diretme ve gerçekleri bir türlü görememe

Yukarıdaki belirtilerin birkaç tanesi aynı anda ciddi biçimde görülüyorsa büyü bozma uygulamalarına vakit kaybetmeden geçmek gerekir.

Kuran sureleri ile büyü bozma uygulamasına geçmeden önce dikkat edilmesi gerekenler

Bütün dualarda olduğu gibi Kuran sureleri ile büyü bozma uygulamasında da mutlaka sureler okunmadan önce abdest alınmalıdır. Abdest alınmadan dualara başlanması doğru değildir.

Bazı kaynaklarda dua öncesi 4 rekat namaz kılınması gerektiği ifade edilmektedir. Kastedilen “4 rekatlık nafile namazı”dır. Kılınırsa iyi olur fakat kişi bu namazı eda etmeye fırsat bulamazsa da duanın tesirinde bir değişiklik olmaz.

Büyü bozma duasının yapılış zamanı sabah namazı ile gün doğumu arasındaki vakittir. Günün diğer vakitlerinde büyü bozma duasının yapılması doğru değildir.

Ayrıca duanın kıbleye dönülmüş, diz çökülmüş, eller semaya açılmış ve yalnız bir ortamda yapılması gerekmektedir.

Hangi Kuran suresi ile hangi tür büyüler bozulmaktadır?

Her büyü türünün bozulmasına vesile olan Kuran sureleri farklı farklıdır. Hangi surenin hangi büyü türünü bertaraf edeceği ile ilgili şu hususlara dikkat etmek gerekmektedir:

Bakara suresini 3 defa okumak

Daha çok mal mülk üzerine yapılan büyüleri bozmak üzere okunur. Eğer bir kişinin malına yönelik büyü yapılmışsa o kişi hiçbir ticaretten kazançlı çıkmaz. Bereketsizlik başa bela olur. Kişi bir türlü maddi bakımdan toparlanamaz. İşte böylesi durumlarda Bakara suresinin 3 defa okunması inşallah büyüyü bozar.

Rad suresini 3 defa okumak

Cinlerin daha doğrusu hüddamların musallat olduğu kişiyi bu beladan kurtarmak için okunan duadır. Büyülenen kişi bu duayı okumaya çekinirse kişinin bir yakını da sureyi sesli biçimde 3 defa okuyabilir.

Tarık suresini 7 defa okumak

Daha çok genç kızlarda görülen ruhsal sıkıntıların giderilmesi amacıyla okunmaktadır. Eğer bir büyü genç kızlara yapılmışsa tesiri çok büyük olur. Çünkü genç kızlar büyü gibi şer güçlere karşı tamamen savunmasızdırlar. Bu dua ile koruyucu bir kalkana sahip olunabilecektir.

Rahman suresini 7 defa okumak

Özellikle ayırma ve soğutma büyülerini bozmak için okunmaktadır. Nohut büyüsü ve kaşık büyüsü gibi etkili ayrıma büyülerinin tesirini bir anda yok eder. Bu surenin her gün okunması durumunda karı koca arasında eşi görülmemiş bir muhabbet ortamı oluşur.

Nas suresini 12 defa okumak

Yıldız büyüsü ile tırnak büyüsü gibi bazı büyüler doğrudan doğruya insan ruhunu hedeflemektedir. Bu büyülerin tesirine kapılan kişinin bütün psikolojik durumu altüst olmaktadır. Bu surenin belirtilen sayıda okunması ile inşallah büyünün hiçbir hükmü kalmayacaktır.

Büyü bozma yolunda mucizevi bir sure: Felak suresi

Bütün İslam tarihi boyunca en sık okunan büyü bozma duası Felak suresidir. Felak suresinin konusu da yine bizzat büyü yaptırmanın kötülüğüdür.

Bilindiği üzere Hz. Peygambere bir Yahudi kadın tarafından büyü yapılmış ve büyü malzemesi olan tarak da bir kuyuya atılmıştır. Hz. Ali ve birkaç arkadaşı tarağı bulup sarılı ipleri çözdükçe Hz. Peygamber büyünün tesirinden kurtulmuştur.

Bu olay üzerine Felak suresi indirilmiş ve surede büyü yapanların şerrinden Allah’a sığınılması gerektiği vurgulanmıştır.

Gerçekten de ister kara büyü olsun ister akça büyü olsun bütün büyü türlerinde Felak suresini okumak çok müspet sonuçların alınmasını sağlamaktadır.

Felak suresinin de diğer surelerde olduğu gibi sabah namazı sonrası okunması gerekmektedir. Surenin okunma adeti ise 23’tür. Yani her kim ki euzubesmele çekip ardından 23 defa Felak suresini okursa inşallah kendisine yapılan her tür büyü o anda hükümsüz kalacaktır.

Büyü nasıl bozulur sorusuna İslam alimlerinden bir sure ve bir kutsi cümle okuma ile çözüm reçetesi

Pek çok İslam alimi büyünün bozulması için önce 1 defa Felak suresinin okunmasının ardından da 1 defa şu kutsi cümlenin yüksek sesle söylenmesinin çok etkili olacağını buyurmuştur:

“Bismillahi la yeddirru maasmihi şeyun fil ardı ve la fis semai ve hüves semiul alim”

İslam tarihinde el yazması eserlerde önce Felak suresini okuyup ardından bu cümleyi okuyan ve bu sayede büyüden kurtulan onlarca insanın rivayeti bulunmaktadır.

Falcılık, Bâtıl inanç ve Hurafeler

Falcılık, Bâtıl inanç ve Hurafeler

Sual: Fal günah mıdır? Falcılık ve büyücülük aynı şey midir?
CEVAP
Yıldız falı, kahve falı, el falı gibi her çeşit fal hurafedir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Falcının, büyücünün söylediklerine inanan, Kur’an-ı kerime inanmamış olur.) [Taberani]

(Fal baktıran, falcıya inanmasa bile, kırk gün namazı kabul olmaz.) [Müslim]

Cincilere ve büyücülerin, söylediklerine, yaptıklarına inanmak, bazen doğru çıksa bile, Allah’tan başkasının her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfürdür. Büyü öğrenmek de, öğretmek de haramdır. Müslümanları zarardan korumak için öğrenmek de haramdır. Hayırlı iş yapmak için de haram işlemek, büyü çözmek için büyü yapmak da caiz değildir. Büyü yaparken, küfre sebep olan bir şey yapmak küfürdür. Böyle olmazsa, büyük günahtır. Hadis-i şerifte (Büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir) buyuruldu. (Bezzar)

Burçlara göre fal açmak da hurafedir. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar burç sayısı kadar yani 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Siftah olarak alınan parayı çeneye sürmek, güvercine kağıt çektirmek, misafir giden evi 3 gün süpürmemek, salı günü yola çıkmamak, sabunu elden ele vermemek, kötü bir şey söylendiği vakit eliyle bir yere tıklayarak şeytan kulağına kurşun demek, cenazede küreği birinin eline vermeyip yere atmak, lohusa kadının kırkı çıkıncaya kadar, dışarı çıkmaması, yanında birinin bulunması, hatta yanına bir süpürge olsun koymalı demek, kırkı çıkmamış iki çocuğu birbirinin yanına getirmemek bâtıl inançtır.

Hıdrellezi, Nevruzu, Noeli kutlamak, dert ve dilek için yatırlarda bulunan ağaçlara çaput bağlamak, türbelere mum dikmek, cenazeyi yüksek sesle tekbirle veya marşla götürmek, matem işaretleri taşımak, çelenk götürmek caiz değildir.

Bid’at olmayanlar
Bid’at ehli, aşağıdakileri de hurafe saymışsa da yanlış söyledikleri çeşitli kitaplarda yazılıdır:

Kur’an ve hadiste olmayıp da, icma veya kıyası fukaha ile meydana gelen hükümler bid’at değildir.

İki bayram arasında nikah yapmak caizdir. Peygamber efendimiz, Cuma gününe rastlayan bir bayram günü, namazdan sonra, nikah yapması istenince, (İki bayram arası nikah olmaz) buyurdu. Yani vakit dar, bayramlaştıktan sonra tekrar Cuma namazı için mescide geleceğiz demek istemiştir.

Nazar için kurşun dökmek, nazar boncuğu takmak, tarlaya at kafası takmak bid’at değildir. Bunlara bakılınca, gözlerdeki şua ilk defa oraya gider ve nazar önlenir. (Hindiye)

Ölü işittiği için, ölüye telkin vermek sünnettir.
Devir ve iskat bid’at değildir.
Definden sonra, mezarlıkta, cenaze sahiplerine taziyede bulunmak bid’at değildir.

Peygamber efendimizin âdet olarak yaptığı şeyleri yapmamak [mesela entari giymemek] yahut da yapmadığı şeyleri yapmak, [mesela çatal kaşık kullanmak] bid’at değildir.

Ölmüş evliyaya adak yapmak, yani mübarek bir zatı vesile edip, Allahü teâlâya yalvarmak caizdir. Mesela (Hastam iyi olursa, sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine olmak üzere, Allah için, adak olarak bir koyun keseceğim) demek. Burada, Allahü teâlâ için kesilen adağın sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine bağışlanıyor, onun şefaati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifa veriyor kazayı, belayı gideriyor. Koyunu mezar başında kesmek haramdır. Puta tapanların, put yanında kesmelerine benzememeli. Türbenin avlusu genişse, bir kenarda kesilebilir.

İşleri, Allahü teâlânın yaptığına inanarak, türbelerdeki evliyadan yardım istemek, onların hürmetine dua etmek de bid’at değildir. Hazret-i Mevlana, (Ben ölünce, beni düşünün, imdadınıza yetişirim) buyurdu. Deylemi’nin bildirdiği (Kabirdekiler olmasa, yeryüzündekiler yanardı) hadis-i şerifi de, Allahü teâlânın izni ile, ölülerin dirilere yardım ettiğini göstermektedir.

Fal ve din istismarı 
Kabataş parkında çoluk çocuk oturuyorduk. Esmer bir kız, yanımıza yaklaşıp, (Şu gözlüğümü bir takayım, falınıza öyle bakayım. Neyse halın, çıksın falın) dedi. Ben de, başımdan savmak için, (Biz fala mala inanmayız) dedim. Hemen, (İyi ama beyim, “Fala inanma, falsız da kalma” dememişler mi? Sen yine inanma. Falına bakar, karamsarlıktan kurtulursun, rahata kavuşursun) dedi. Falcıyı uygun şekilde uzaklaştırdıktan sonra, Peygamber efendimizin, (Falcının söylediklerine inanan, Kur’an-ı kerime inanmamış olur) buyurduğunu oradakilere söyledim. Benim hadis-i şeriften bahsettiğimi gören, bid’at sakallı bir genç, yanıma yaklaşarak, (Amca, duamı almak istemez misin?) dedi. Onun ne demek istediğini anlayamadım. Elimdeki galetayı ona verip, (Dua edersen et, bana niye soruyorsun?) dedim. Eli ile para işareti yaptı. Sonra anladım ki, (Para ver, sana dua edeyim) demek istiyormuş. Halbuki dini alet etmek doğru değildir. Çünkü Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselama, (Sakın ola ki, neslin dini geçim vasıtası yapmasın, din ile dünya menfaatini talep edenlere yazıklar olsun!) buyurmuştur.

Kabir fareleri
Kabataş’a gelmeden önce de, Beşiktaş’a uğramıştım. Mezarlığın yanından geçerken bir Fatiha okuyayım, dedim. Hemen yanıma bir genç gelip dedi ki:
– Amca hazır hatim var.
– Kaça satıyorsun?
– Amca Kur’an satılır mı, satılsa ona değer biçilir mi?
– İyi ama sana ne vereceğiz?
– Gönlünden ne koparsa…
– Sen hâfız mısın?
– Elbette amca.
Cebimden çıkardığım Tebareke cüzünü gösterip sordum:
– Şunu bir okur musun?
– Amca, hâfız olan hoca efendidir. Hatmi de o hazırladı. Ben sadece vazifeliyim.
– Hatimlerin parasını hoca efendi ile müşterek mi paylaşıyorsunuz?
– Hayır, ben aldıklarımın hepsini veriyorum. O da duruma göre az çok veriyor.
– Hoca efendi para ile Kur’an okumanın caiz olmadığını bilmiyor mu?
– Bilmez olur mu hiç?
– Biliyor da niye hatim sattırıyor?
– Amca biz hatim satmıyoruz. Hediye ediyoruz. Para veren olursa alıyoruz.
– Delikanlı müftiyüssekaleyn diye birini duydun mu? Sen şu hoca efendinin adını söyler misin?
Genç, söylediğim kelimeyi anlamadı galiba. Müftü müfettişi mi ne zannetti.
– Hoca efendi öldü, sağlığında verdiği hatimleri bağışlıyorum.
– Anlaşıldı. Bak sağlığın yerinde, alnının teri ile kazansan olmaz mı?
– Olur, bundan sonra öyle yaparım, diyerek uzaklaştı.

Dini alet etmek
Malını müşteriye gösterirken, tüccarın Allah demesi, Kelime-i tevhid okuması günahtır. Bunları para kazanmaya alet etmek olur. Müşteri çekmek için dükkanına dini levhalar asmak da, dini ticarete alet etmek olur.

Gerek şahsi, gerek siyasi menfaat veya nüfuz sağlama işine din istismarı denir ki, bunun dinimizdeki adı riyadır. Koltuk kapmak, alkış toplamak, bir grup insanı peşine takmak, herhangi bir menfaat gibi Allah rızasından başka niyetlerle yapılan her iş riya olur. Riya çok büyük günahtır. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: İyi bil ki, riya haramdır. Peygamber efendimiz, (Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden, gösteriş yapan, sözleri baldan tatlı kimseler çıkar. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur) buyurdu. (Tirmizi)

Din alet edilerek elde edilen mala şair lanet ederek der ki:
Lanet ola ol male [makama, şöhrete] ki,
tahsiline anın ya din ola, ya ırz, ya namus ola alet.

Sual: Halk arasında, bir hanım ölünce, saçları göğsünü örtecek uzunlukta olmalıdır diye bir inanış var. Bu doğru mu?
CEVAP
Doğru değildir, aslı yoktur.

Sual: Kulak çınlaması kötüye alamet midir? Çınlayınca okunacak dua var mı?
CEVAP
Kulak çınlaması kötüye alamet değildir. Çok kimsenin kulağı çınlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kulağı çınlayan beni hatırlasın, bana salevat-ı şerife getirsin. Sonra da “Beni hayırla anana Allah rahmet etsin!” desin!)[Müslim]

Sual: Göz seğirmesi kötüye mi alamettir?
CEVAP
Hayır.

Sual: Gözü seğiren, bir şey olacağına inansa, günah mıdır?
CEVAP
Hayır. Tefeül caizdir. [Hayra yormak]

Sual: Gazetelerdeki burç sayfalarını okumanın hükmü nedir?
CEVAP 
Caiz değildir.

Sual: İnsan karakterleri burçlara göre midir?
CEVAP
Halk arasında, zodyak (burçlar kuşağı) üzerinde yer alan 12 takım yıldıza “burçlar” adı verilir. Zodyak, gökyüzünde güneş ve başlıca gezegenlerin yolu üzerinde bulunduğu tasarlanan hayali bir kuşaktır. Burçlar kuşağı olarak da söylenir. Güneşin burçlara karşı olan durumunun değişmesi yüzünden, bugün burçlardan hiçbiri kendi adıyla anılan bölgede bulunmamaktadır. Bu yüzden 20. yüzyılda Güneş, 1 Ocak’ta Oğlak burcunda olmayıp Yay burcundadır. Bu yüzden de burçlarda doğanların belli bir karakter sahibi olduğu söylenemez. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Sual: Gece tırnak kesilmez diyorlar. Ne zaman kesmeli, tırnak kesmenin dinimizdeki yeri nedir?
CEVAP
Tırnak gece veya gündüz her zaman kesilebilir. Haftanın her günü kesilebilir. Cuma günü, cuma namazından sonra kesmek daha iyi olur.

Tırnağı uzun olanın rızkı meşakkat ile, sıkıntı ile hasıl olur. Hadis-i şerifte, (Cuma günü tırnağını kesen, bir hafta, beladan emin olur)buyuruldu. Cuma namazı için gusletmek, güzel koku sürünmek, yeni, temiz giyinmek, saç, tırnak kesmek sünnettir. Tırnakları Cuma namazından önce veya sonra kesmek sünnettir. Namazdan sonra kesmek efdaldır. (Dürr-ül-muhtar)

Hadis-i şerifte, (Cuma günü tırnak kesmek şifaya sebeptir)buyuruldu. (E.Şeyh)
Başka bir hadis-i şerifte, Peygamber efendimizin Cuma günü namaza gitmeden önce, tırnaklarını keserdi. Perşembe günü de tırnak kesmek caizdir. Kesilen tırnakları gömmek iyi olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Saç ve tırnağınızı toprağa gömün, büyücüler onlarla sihir yapmasın!) [Deylemi]

Sual: Bir dileğin kabul olması için, Mekke veya Medine’den getirilen bir miktar hamur, bir gece evde kaldıktan sonra, bir bardak un, şeker ve süt katılıyor. 10 gün bu hamurun yanında hacet namazı kılınıyor. Sonra bu hamur dörde bölünüyor. Bir parçası ile tatlı yapıp ev halkı yiyor. Diğer üç parçası komşulara veriliyor. Onlar da aynı şeyleri yaparak dilekte bulunuyor. Böyle bir şeyin dinimizde yeri var mıdır?
CEVAP
Bunların aslı yoktur, uydurma şeylerdir. Dilek için çeşitli dualar vardır. [Duanın önemi ve çeşitli dualar maddesine bakınız.]

Sual: Hocalar Yıldız nameye bakıyor, günah mıdır?
CEVAP
Yıldız name fal kitabıdır, bakmak ve inanmak haramdır büyük günahtır, küfre kadar götürür.

Sual: Yasin okunup düğümleniyor, kırk adet olunca kabre konuyor, böyle yapmak uygun mudur?
CEVAP
Uygun değil, bid’attir.

Sual: Bazı yatırlara para atılıyor. Mahzuru var mıdır?
CEVAP
Kabirlere para atmak, iplik bağlamak gibi şeyler dinimizde yoktur. Bunların hiç bir faydası olmadığı gibi, bid’at olduğu için de zararlıdır.

Sual: Makas gibi kesici aletler elden ele alınmaz deniyor. Alınırsa o iki kişi kavga eder deniyor. Makas hep kapalı durmalı deniyor. Açık durursa kefen biçer deniyor. Bunların aslı var mı?
CEVAP
Aslı yoktur, hurafedir.

Hurafelerin çıkışı
Sual: 
Araştırmalara göre, hurafeler, dini bilmeyen veya çok az bilen kimseler, özellikle de, kadınlar arasında çok yaygındır. Bu hurafeleri kimler, niye çıkarıyor?
CEVAP
Genelde bunları misyonerler çıkarıyor. Cahiller eliyle, bunları yaymaya çalışıyorlar. Bunların maksatları, Müslümanları kendi uydurdukları hurafelerle uğraştırmak ve itikatlarını sarsmaktır. (Medine’den gelen mektup), (Mekke’den gelen mesaj), (Rüyada görülen dua) gibi hurafeler çıkarıyorlar, sonra, (Bakın, Müslümanlar hurafelerle uğraşıyor) diyorlar. (Bu duayı 7 kişiye veya 13 kişiye gönderin, göndermezseniz başınıza şöyle bir bela gelir. Gönderen bir sürprizle karşılaşacaktır) gibi hurafeler internette dolaşmaktadır. Bu işlere alet olup da, misyonerlerin oyununa gelmemelidir.

Hıdırellez nedir?
Sual: 
Hıdırellez nedir? Kimi, (Hıdırellez bir âdettir, kutlamanın hiç mahzuru olmaz) derken, bazıları da, kâfirlerin kutsal günü diyor. S.Ebediyye’de ise, (Nevruz ve Hıdırellez günleri kâfirler arasında değerli sayılır) deniyor. Hıdırellez’i kutlamakta bir mahzur var mıdır?
CEVAP
Âdet demek yanlış olur. Müslümanlıkta, miladî aylar içinde mübarek gün ve gece yoktur. 6 Mayıs Hıdırellez günü Müslümanlıkla bağdaşmaz. Hazret-i Hızır’la Hazret-i İlyas’ın buluştuğu gün diye kutlanan bir hurafedir. Kutlamak günahtır. O gün birçok hurafeler yapılmaktadır.

Bebeğin banyo suyu
Sual: 
(Yeni doğan bebeğin ilk banyo suyunun toprağa dökülmesi gerekir) deniyor. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Öyle bir şey yoktur.Nübüvvet mührü demek
Sual: 
Yuvarlak mühür şeklinde elle yazılmış bir kelime-i tevhidi, nübüvvet mührü diye dağıtıyorlar. Bir de, yaptıkları o yazılı şekle bakan kimse için, (O sene içinde ölürse, imanla âhirete göçmüş olur) deniyor. Nübüvvet mührü diye bu yazıyı dağıtmak uygun mudur?
CEVAP
Öyle yazmaları da, dağıtmaları da uygun değildir. Çeşitli fitnelere sebep olabilir. Ayrıca itikadı düzgün değilse, dinin emrine uyulmuyorsa, kelime-i tevhide senede bir kere değil, bin kere de bakılsa, imanla ölüneceğini söylemek çok yanlış olur.

İmanla ölmek için nelerin yapılması gerektiğini dinimiz bildirmiştir. Böyle yazılara itibar edilmemelidir.

Cin çağırmak günah mıdır, cinlerle temas kurulabilir mi? Cinler, başka şehirdeki bir kimsenin o an ne yaptığını, neler konuştuğu ve bir müddet önce neler söylediğini bilirler mi?..

 Paylaş Facebook’ta PaylaşTwitter’da PaylaşLinkedin’dePaylaşPinterest’te PaylaşWhatsup’da PaylaşSoru Detayı- Niyet kötü şeyler yaptırmak değil, bilinmeyen ve bilinmek istenen bazı şeyler sormak olsa da günah mıdır? – Çağırdıktan sonra o cin ya da cinler geri gönderme işleminden sonra tekrar çağırma işlemi yapmadan gelebilirler mi? – Cinler insana istediği şeyi düşündürebilirler mi; mesela, odadan çık su iç, gibi şeyler düşündürebilirler mi?

g_doğan tarafından Sa, 13/03/2007 – 10:26 tarihinde gönderildiCevap

Değerli kardeşimiz,

Cin çağırmak, onlarla temas kurmaya çalışmak günah değildir, ancak kötü amaçlı bunu yapmaya çalışmak doğru değildir.

Cinlerin ve bütün mevcudatın üstünde halife olarak gönderilen insan, mahiyet ve yaradılış özelliğinin yanı sıra, zeka, akıl, hafıza, muhakeme ve ibadet bakımından cinlere nazaran üstündür. Semavi bir dinden ders almayan bazı cinler, şeytandan aldıkları ders ile karakter itibariyle insanların bu üstünlüğünü kabul etmezler; onları kıskanırlar.

Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de,

“Şüphesiz biz insanı ahsen-i takvimde yarattık.” (Tin, 95/4)

buyurmakla, insanın sadece cinlerden değil, bütün varlıklardan daha üstün olduğunu bildiriyor.

Cinler, insanların üstünlüğünü tanımadıkları gibi, onları güç durumda bırakır ve kendilerine muhtaç olmaları için ellerinden geleni yaparlar. Cinlerin mahiyetini ve yapılarını bilmeyenler, cinlerden medet umarlar. Cinci ve üfürükçüler, bu safdilleri ve bilgisizliği iyi değerlendirirler.

Cinlerin mahiyetini, yapılarını ve bünyelerini bilmeyen kişiler, bazen onları gözlerinde çok büyütürler. Yani cinleri her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, üstün kabiliyetli, insanların fevkinde görürler veya gösterirler. Bu tamamen bir hezeyandır.

Cinlerle temas kurulabilir mi?

Kur’an-ı Kerim’de, cinlerin ve şeytanların celp edilip hizmet ettirilebileceğine dair işaretler var. Nitekim bu konuya en canlı misal Kur’an-ı Kerim’de kıssası anlatılan Hz. Süleyman (as)’dır. Bu konuda İslam alimleri çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu konuda Risale-i Nur Külliyatı’ndan Yirminci Söz’de özetle şu hususlara yer verilmektedir:

“Hazret-i Süleyman’ın, cin ve şeytanları ve habis ruhları teshir edip, şerlerini men ve faydalı işlerde istihdam etmesini ifade eden şu âyetler:

“Asi olan şeytanları ise zincirlerle bağlı olarak ona boyun eğdirdik…”(Sad, 38/38)

“Denize dalarak onun için cevherler çıkaran ve başka işler de gören şeytanları yine onun emrine verdik.”(Enbiya, 21/82)

âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, şuurlu olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk’ın emirlerine itaat eden bir kuluna, onları hizmetkar etmiştir.”

Bir takım yolları ve usulleri olmakla beraber cinlerle irtibat kurma, mürşit ve rehber ister ve o işin ehli olmayı gerektirir. Usul, prensip ve rehber olmazsa, hata ve yanlışlıklar yapıp paçayı kaptırma ihtimali de vardır. Bu tür şeylerle meşgul olanların gözleri mana alemine açık değil ve kendileri ayaklarını basacakları yeri bilemiyorlarsa, o zaman habis ruhların saldırısına uğrarlar; onların hakimiyeti altına girerler ve onların oyuncakları olurlar. Neticede cinler, böyle kimseleri bazen gurur ve kibre sevk eder, okşayıp şımartır; yeri, zamanı gelince de korkutup tehdit ederek tesirleri altına alırlar ve kendi hesaplarına konuşturup, iş yaptırırlar.

Nitekim, 20. Asırda Hindistan’da Gulam Ahmed Kadıyanî, böylesi habis ruhların kurbanı olmuştur. Hint Yogizmine karşı Fakirizm yolunda İslam adına mücadele etmek istemiş, fakat habis ruhların saldırısına uğrayıp, oyuncakları haline gelmiş… Habis ruhlar, önce kendisine müceddid olduğunu kabul ettirmişler; sonra da Mehdiliğine, ardından da İsa-Mesih olduğuna inandırmışlardır. En sonunda da, -haşa- “Allah bana hulûl etti ve bende göründü.” demeye kadar gitmiştir. Habis ruhlar, habis olanlarla çabuk kontak kurar ve cinnete kadar götürebilirler.

Bu sebeple, böyle bir şeyin varlığı söz konusu ve ehil kişilerce temas kurulup, bazı işler yaptırılabilirse de, eğlenceli bir iş olarak görülmeye ve ehliyetsizce meşgul olunmaya tahammülü yoktur.

Cinler insanları çarpabilir mi?

Cin çarpması, toplumda oldukça yaygın olan bir anlayıştır. Hemen herkesin, cin çarpmasıyla ilgili anlatacağı birden fazla olay vardır. Ancak, bu sadece bizde değil, hemen bütün toplumlarda böyledir.

Şibli, cinlerin insan bedenine girip zarar verebileceğine, aralarında Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin de bulunduğu Ehl-i Sünnet alimlerinin inandıklarını, makalelerinde bunu açıkladıklarını ve Bakara suresinde bulunan ve faiz yiyenlerin durumunu bildiren ayette;

“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer deliden başka bir halde (kabirlerinden) kalkamazlar.”(Şiblî, Cinlerin Esrarı, s. 258)

buyurulmasını buna delil gösterdiklerini kaydetmektedir. Ahmet b. Hanbel’in oğlu Abdullah kendisine “Bazı kimseler, cinin insan bedenine giremeyeceğini söylüyorlar. Sizin bu konuda ne dersiniz?” diye sorduğunda, Ahmet b. Hanbel, “Onlar yalan söylemişlerdir.” diye cevap vermiştir.(Şibli, age., s. 256-257)

Cinlerin insanlara “hangi şartlarda zarar verebileceği” konusunda şunlar söylenebilir:

“Cinler, ehl-i imana, daha çok cünüplük ve hayız-nifas hallerinde; abdestsiz, namazsız hayat sürenlere de yine bu hallerde musallat olup, onları değişik şekilde ve değişik seviyede baştan çıkarabilirler. İşlenen her bir günah, şeytan ve habis cinlere açılan bir kapı ve pencere durumundadır. Bilhassa hassas tipler, bozuk ruhlular, duadan ve dualıların atmosferinden uzak lâubali hayat yaşayanlar, çabuk cinlerin tesirine girerler.” 

“Tabii ki, cinlerin hayat sınırlarını ve hukuklarını ihlal ve besmele çekmeden evlerini ve yurtlarını işgal de cinlerden zarar görmede mühim faktörlerdir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v), bize pis yerlere girerken dua etmemizi öğretiyor ve onların bulundukları mezbelelik, çöplük, hamam, otluk, hela ve hatta kabirlerde namaz kılmamızı yasaklıyor. Evet Efendimiz, helaya girerken, “Allahümme innî eûzü bike mine’l-hubsi ve’l-habais” dememizi öğretiyor, hayatımızın her safhasında dualı olmamızı, bu kabil zararlı oklara hedef olmaktan korunmamızı temin edecek bir kale ve kalkan sayılabilecek temiz muhitlerde bulunmamızı, temiz insanlarla düşüp kalkmamızı, dualarla bir atmosfer oluşturmamızı ve ibadetle korunmamızı emrediyor.”

“Öyleyse, cinlerin her türlü kötülüğünden emin olmak isteyen, her şeyden önce günahlardan şiddetle kaçınarak, onların girecekleri delikleri kapamalıdır.”